Pages

29 Eylül 2011 Perşembe

0 Midyat Shmayaa Butik Hotel


1600 yıllık muhteşem ve çok özel bir konağın restore edilerek, ortaya çıkarılmış birçok odasından, tarihin ve yılların yıpratamadığı o kendine has taş oyma işçiliğinin, en güzel örneklerinden 18 i misafir odası olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca terasta yöreye özgü 3 adet üzeri cibinlikli açık hava geceleme imkanı veren, konsept odalar yapılmıştır.
Shmayaa Hotel, Midyat gümüşçüler çarşısının hemen üzerinde Süryani Mahallesinde ve kiliselerin tam ortasında yer almaktadır.
Hotelimiz de 60 kişilik kapalı ve 60 kişilik açık restaurantımız mevcut olup, yöre yemeklerini tadabilir ve avluda bulunan barımızda, yöreye has Süryani şaraplarını yudumlarken, muhteşem gün batımının tadını çıkarabilirsiniz.
SHMAYAA butik otel BEDRİ SİNCAR tarafından ilçeye kazandırılmıştır.
Halihazırda bir açık hava müzesi niteliğinde olan MARDİN-MİDYAT ilçesindedir.
Kendine özgü mimarisi ile ‘midyat taşı’ işçiliğinin en güzel örneklerini farklı büyüklüklerdeki 18 odasında ve 3 yazlık taht odasında ayrı ayrı sunmaktadır. 1600 yıllık geçmişi ile farklı dil ve dinlerdeki tüm insanları kardeşçe karşılamaktadır.
Taş işçiliği kadar önemli gümüş telkari sanatını ve süryani şarabını özenle restore edilmiş ilçeyi gezerken tanıma fırsatınız olacaktır.
Otelimiz bünyesinde organize edebileceğiniz günübirlik mesafedeki tarihi turlar sizi büyülemeye yetecektir.







14 Eylül 2011 Çarşamba

0 Ergenekon Belgelerinde Fethullah Gülen ve Cemaat - Nedim Şener


Ergenekon Belgelerinde Fethullah Gülen ve Cemaat - Nedim Şener
Cemaat mi?, Hareket mi, Örgüt mü?
Faethullah Gülen Hareketi (FGH), Gönüllüler Hareketi (GH), F Tipi yapılanma ya da Fethullahçılar ne derseniz deyin, cemaatin en önemli sorunu şeffaflıktır.
Demokrasilerde –yasalara aykırı olmadığı sürece- hiç kimse, kimsenin örgütlenme hakkına karışamaz ve herhangi bir hareket veya faaliyet etrafında toplanmasına engel olamaz.
Fethullah Gülen 10 bin kilometre uzaktan Pensilvanya’dan yaptığı “Elimde olsa mezardan ölüleri kaldırıp evet oyu verdirirdim.” açıklaması ile Türkiye’de Anayasa değişikliğinin kaderi değişebiliyorsa, ne kendisi ne de cemaati şeffaflık taleplerine kayıtsız kalamaz. Çünkü o artık bir ülkenin kaderi üzerinde etkisi olacak noktaya gelmiş demektir. Demokrasi üzerinde yeni bir ‘vesayet’ kurumu mu yoksa bir iyilik hareketi mi olduğuna şeffaflaştıkça karar verilecektir.
IHH’nın Gazze’ye götürdüğü yardım gemisi konusunda “Yardımı götürmeye kalkışmadan önce İsrail ile gerekli görüşmelerin yapılması gerekirdi.” diyerek Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin açıklamalarının tersine tavır alıyorsa bu gücü nereden bulduğunun bilinmesi gerekir.
“Bu işte bir Gatakulli” var diyerek henüz kesinleşmemiş Ergenekon davası hakkında hüküm açıklıyorsa eleştirilere de açık olması gerekir.
Bu kitap, Ergenekon iddianamelerinin ek klasörleri içinde yer alan MİT, polis ve jandarma raporlarına dayanıyor. Şeffaflık taleplerine kayıtsız kalan cemaatin işleyişini resmi belgelere dayalı olarak anlatıyor. Belgeler doğruysa neden şaffaf olamayacağı konusunda da cevap niteliği taşıyor.
Çoğu istihbarat raporları olan bu belgeler son günlerdeki tartışmalar ışığında okunduğunda daha da önem kazanıyor.

Fileserve
http://www.fileserve.com/file/5Z7ywVV/Ergnkn-Cmt-By-GizemLi.rar

Rapidshare
https://rapidshare.com/files/3748064861/Ergnkn-Cmt-By-GizemLi.rar

0 Devrimci Halk Dergisi Arşivi



Devrimci Halk Hareketi tarafından yayınlanan Devrimci Halk dergisi arşivine aşağıdaki linkten ulaşılabilirsiniz.

9 Eylül 2011 Cuma

0 Dünyanın En Gizemli 10 Nesnesi


İnsanoğlu her ne kadar uzaya çıksa da bundan binlerce yıl öncesine ait bazı nesnelerin üzerindeki esrar perdesi hala aralanamıyor. İngiliz bilim ve teknoloji dergisi Focus da son sayısında bugünün teknolojisiyle bile üretilmesi zor olan gizemli nesnelerden bazılarını tanıttı…

Geleceği gören harita
Coğrafya ve harita uzmanı ünlü Türk denizci Piri Reis’in 1513′te çizdiği Afrika, Amerika ve Güney Kutbu’nu gösteren harita, ortaya çıkarıldığı 1929 yılında ortalığı karıştırdı. Çünkü Güney Kutbu’nun keşfi, haritanın çizilmesinden çok sonra, yani 1818′de gerçekleşmişti. Dahası, Piri Reis’in haritası, kıtanın buz altında kalmış sahil kesimlerini de gösteriyordu. Ancak kıta üzerindeki buzlar, haritanın çizilmesinden tam 6 bin yıl önce erimişti.
 
2000 yıllık pil
Alman arkeolog Wilhelm Konig tarafından 1938′de Irak’ın başkenti Bağdat’ın yakınlarında bulunan 2 bin yıllık pil, bilim adamlarını şaşkına düşürdü. Konig, 13 santimetre boyundaki toprak bir kabın içine monte edilmiş bir bakır silindir, onun etrafındaki demir çubuk ve testinin ağzını kapatan asfalttan oluşan bu nesneyi “dünyanın en eski pili” olarak tanımladı. Pilin 2 volt enerji ürettiği saptanırken, 1800′lü yularda modern pili icat eden Alessandro Volta adlı İtalyan kontunun da şöhretine gölge düştü.
 
Antik çağ bilgisayarı
1900 yılında Girit açıklarındaki bir batıkta araştırma yapan bilim adamları ilginç bir cisme rastladı. Tahta bir muhafazanın içine yerleştirilmiş bir dizi bronz dişliden oluşan bu garip nesnenin kasası, yüzeye çıkarıldığı anda dağıldı ve cihazın içindeki karmaşık yapı ortaya çıktı. Yapılan çalışmaların ardından, bu aygıtın Ay, Güneş ve diğer gezegenlerin konumlarını hesaplamak ve istendiği anda bunların pozisyonlarına yönelik tahminlerde bulunmak için geliştirildiği anlaşıldı.
 
Kristal kuru kafa
Maya dönemine ait 1000 yıllık bu kristal kuru kafa, tek bir blok kristal üzerine oyma olarak yapılmış. Nasıl yapıldığı hala anlaşılamayan kuru kafanın altından tutulan ışık, doğrudan göz çukurundan yansıyor. Bu teknolojinin bugün bile mümkün olmadığı söyleniyor.
 
Generalin kemer tokası
M.S. 300′lü yıllarda ölen Çinli general Çou Çou’nun mezarında 1956 yılında bulunan kemerin tokası, yüzde 85 oranında alüminyumdan yapılmış. Ama doğada sadece bileşik olarak bulunan alimünyumun diğer maddelerden ayrıştırılarak tek bir madde olarak kullanılabilmesi ilk kez 19. yüzyılda mümkün olmuştu.
 
1000 yılda yapılan kent
Pasifik Okyanusu’ndaki Mikronezya adası yakınlarına kurulu antik Nan Madol kentinin inşası, M.Ö 200′de başladı ve 1000 yıl sürdü. 250 milyon tonluk dev bazalt bloklar kullanılarak yapılan bu kent, 100 yapay adayı kanallarla birbirine bağlıyor. Bu kadar bazaltın bölgeye nasıl getirildiği ise hala sır.
 
Uzaylılar için iniş pisti
Peru’nun Pampa sahilindeki 450 kilometrekarelik alan üzerine çizili motifler, M.O. 300 üe M.S. 600 arasındaki dönemi kapsayan hayvan ve bitki şekillerini resmediyor. Nazca medeniyeti tarafından yapıldığı düşünülen bu garip motiflerin, uzaylılar için bir iniş pisti vazifesi gördüğü öne sürülüyor.
 
Concorde’un atası
M.Ö 200′de yapıldığı sanılan bu nesne, 1898 yılında Mısır’da bir lahitte bulundu. Ancak gerçek uçaklar icat edilene kadar ne olduğu konusunda kimse bir fikir beyan edememişti. 1972′de arkeolog Halil Mesiha bunun bir model uçak olduğunu, mükemmel bir aerodinamiğinin bulunduğunu ve kanatlarının Concorde’u andırdığını iddia etti.
 
Kayaya gömülü çekiç
Tahta sap ve demir tokmaktan oluşan bu çekiç, 1936′da Teksas’ta 400-500 milyon yıllık bir kayanın içine gömülü olarak bulundu. Modern bir aletin tarih öncesi bir kaya kütlesinin içine nasıl girdiği bir yana, çekiçte kullanılan demirin günümüz demirlerinden bile saf olması bilim adamlarını hayrete düşürdü.
 
Harçsız taş set
Peru’nun Cusco bölgesindeki bir İnka kalesinin etrafını 360 metre boyunca zikzak yaparak saran 9 metrelik setlerin yapımında, tanesi 300 tona varan kireçtaşı blokları kullanılmış. Ancak hiç harç kullanılmamasına rağmen bu kayalar, arasına bıçak bile sokulamayacak kadar mükemmel yerleştirilmiş..

1 Eylül 2011 Perşembe

0 Güneş Hasankeyf’e Doğar, Dicle’de Parlar

Güneş Hasankeyf’e Doğar, Dicle’de Parlar
Dicle Nehri’nin kenarında kurulan ve ilk insanlara ev sahipliği yapmış Hasankeyf, günümüzde bu tarihi heybetini tüm ihtişamıyla devam ettirmektedir.

Mezopotamya'nın kuzeyinde yer alan Hasankeyf dünyanın en eski yerleşimlerinden biridir. Uygarlığın beşiğini sarıp sarmalamış olan Dicle Nehri’nin kenarında kurulan ve ilk insanlara ev sahipliği yapmış Hasankeyf, günümüzde bu tarihi heybetini tüm ihtişamıyla devam ettirmektedir.
Batman–Midyat karayolunun ortasında bulunan bu iki merkeze de yaklaşık yarım saat mesafede bulunan Hasankeyf tarihin en eski antik şehirleri arasındadır. Uygarlığın merkezi ve doğa harikası olan Hasankeyf, Dicle Nehri’nin en sığ ve kolayca geçilebilen, derin, dar ve heybetli kanyonların yardığı iki dağ arasında tekparça bir ana kaya üzerinde kurulmuştur. Kalkerli yapısından dolayı burada kolayca yontulabilen mağaralar tarihin ilk insanlarına ev sahipliği yapmıştır.
Hasankeyf’e ilk yerleşimler üretim öncesi neolitik çağa dayanır. Bu ise takriben M.Ö.  10.000‘lere tekabül etmektedir. Hasankeyf’e ilk yerleşmeler olurken burada yaşayan insanlar hayatlarını avcılık ve toplayıcılıkla idame ettirirlerdi. Buzul devri bitince nehrin verdiği imkanlardan yararlanılarak tarım süreci başlamıştır. Arkeolojik kazılar sonucu meydana çıkarılan tahıl taneleri buranın  tarihin en eski tarım ve yerleşim alanlarından biri olduğunu kanıtlamaktadır.

Hasankeyf; Hurri, Mittani, Asur,Sümer, Akad, Urartu, Med, Pers, İskit, Babil, İskender,Roma,Bizans,Sasani İmparatorlukları ve İslam  devletleri hakimiyetinde  uzun soluklu bir tarih geçirmiştir.

Diğer taraftan isminin menşeii hakkında da bu çoklu hakimiyet evresinin etkileri kendisini hissettirir. Süryani kaynaklarında “Hesna Kepha” veya “Hesna de Kepha”, eski Ermenice’de “Kentzy” , ortaçağ İslâm kaynaklarında ise burası için yaygın olarak “Hısn Keyfa” ( كيفا حصن ) adının kullanıldığı görülür. “Hısn”( حصن ) kelimesi Arapça kökenli olup “kale” anlamına gelmektedir. “Keyfa”( كيفا ) kelimesinin ise “kaya” manasına gelen Süryanice kökenli “kifo”dan türediği tahmin edilmektedir. Dolayısıyla “Hısn Keyfa” Türkçe “kaya kale” anlamını taşımaktadır. Şehirdeki kalenin, yüz metre yüksekliğindeki yalçın ve yekpare bir kaya kütlesinin üzerine kurulması sebebiyle bu adı aldığı tahmin edilmektedir. Ayrıca  aşağıda  Şeref  Han ve Katip Çelebi’nin eserinde geçen hikaye bu anlamda ilgi çekicidir; Kalenin kurucusu ve hükümdarı yönetimi zamanında ,Arap ileri gelenlerinden Hasan adında bir kişiyi yakalayıp, kalenin hapishanesine atmıştı. Hapishane günleri uzayıp da Hasan helaka yüz tutunca ve kendisinden ne istendindiği öğrenemeyince hükümdara şu haberi gönderdi: “Ben artık helaka yüz tuttum; birkaç saatten başka ömrüm kalmadı, hükümdardan ricam bana ufak bir fırsat versin ,daha önce birlikte getirdiğim atıma bineyim ; bir saat at sırtında kalede dolaşıp  sahip olduğum atılganlığı ve at binmemdeki hünerimi hükümdarın gözleri önüne sereyim , ondan sonra ,hayatımı bağışlamak yada beni ortadan kaldırmak hususunda hükümdarın işaretine bağlı olacağım”. Bunun üzerine hükümdar onun bu isteğini ve arzusunun gerçekleştirilmesini olumlu karşılayarak atının hazırlanmasını emretti; at hazırlanınca binmesine izin verdi. Hasan hemen ,ansızın çakan bir şimşek gibi atın sırtına atladı  ve kalenin içinde koşarak hükümdarın dikkatini çekmeye başladı. Sonra ansızın atını sert bir şekilde mahmuzladı sıkıştırdı ve yüksekliği  150 mimar ziraından (100 m. kadar) fazla olan kalenin şerefesinden(burç) tehlikeli bir atlayışla Dicle nehrine atladı. Kalenin dibinden geçen Dicle sularının dalgaları arasına düştü. Fakat atın karnı parçalanınca Hasan yüzmeye başladı ve sonunda sahille ulaştı. Denilir ki; Hasan gözlerden kaybolduğu zaman sesler, “ Hasan keyf”(Hasan nasıl,Hasan ne yaptı) diye bağırmışlar. Böylece Hasankeyf isminin bu hikayeden geldiği söylenir. Ve o günden beri bu isim kullanılagelmiştir.


Hasankeyf’in değerli kılan unsurlar şüphesiz ki Artuklu, Eyyubi ve Akkoyunlu dönemlerine ait kültürel mimari değerlerin varlığıdır. Kümbetlerin emsalsizlerinden olan, Zeynel Bey Türbesi   bölgede sırlı tuğlanın kullanıldığı ilk yapı olma özelliği taşır.  Türbenin mimari yapısı da bölge için yenidir. Timur İmparatorluğu'nun başkenti olan Semerkant’a doğmuş olan bu tarz, İran'ı aşarak buralara kadar uzanmıştır. Hasankeyf'in doğusuna ya da batısına yapılacak bir yolculuk bu tür yapıların 15. yüzyılda İstanbul'a kadar uzandığını gösteriyor. Yetenekli zanaatkarların bu dönemde doğudan İran'dan Anadolu'ya doğru yolculuklar yaptıkları, eserler ürettikleri biliniyor. Bu ilişkileri anlamak ve analiz etmek, kayıp unutulmuş kültürel bağlantıların yeniden keşfedilmesi adına çok önemli adımlardır. Hasankeyf köprüsü 40 metrelik orta kemeriyle ünlüdür. Köprünün kalıntıları tasarımının incelikli detayları hakkında fikirler vermektedir. Büyük nehirler üzerine tek açıklıklı köprü yapma geleneği, 16. yüzyılın ortalarında Bosna'da Mostar Köprüsü'nün inşasında da tekrarlandı. En önemli eserlerinden birkaçı ise el-Rızk Camii, Kızlar Camii(Türbesi)  ,Sultan Süleyman Camii’dir. Şehre hayat veren ise dört bir yanını saran yaklaşık iki bin civarında mağaranın varlığı ve bilhassa kaleye çıkmak için kendini misafirlere amede eden  taşlı merdiven yollarıdır. Bu yollar ki içinden  geçerken Dicle size bütün parlaklığıyla  göz kırpar  anımsatır sizlere tekrardan tarihin mazisini.



Bibliografya

BAŞGELEN,Nezih ,Hasankeyf ve Dicle Vadisi,  2006

HASPOLAT Evren, Hasankeyf Tarihi; Tarihi Eserleri,Yasal Konumu ve Geleceği

MIYNAT,Ali, Bir Ortaçağ Kenti Hasankeyf, Yüksek Lisans Tezi, Muğla 2008

ŞEREF HAN, Şerefname,( Farsçadan Çev.Mehmet Emin Bozarslan), İstanbul 1990.

YURTTAŞ,Hüseyin, Hasankeyf Yapılarının Sanat Tarihimizdeki Yeri, Doktora Tezi Erzurum 1991

ZENGİN, Burhan,Hasankeyf Tarihi ve Tarihi Eserleri,Ankara 2004

www.hasankeyf.gov.tr

0 Dünya bu sürgünleri görmüyor

”Göç göç oldu göçler yola dizildi, uyku geldi ela gözler süzüldü”… Rus işgalinden ve Ermeni mezaliminden canlarını, yavrularını kurtarmak için kaçan Erzurum halkının göç türküsü böyle başlar.
Osmanlı Devleti’nin zayıflaması ile işgale uğrayan Kafkas ve Balkan coğrafyasında yaşayan Türk ve Müslüman halklar için de umutsuzluklar, göçler, ölümler, işgaller, ana vatanlardan kopuşlar, tehcirler de başlamış oldu. Göç hikayeleri, göç türküleri ayrı dillerde söylense de duygular, hüzünler hep aynı noktaya işaret ediyordu. Sürgün edilen, ana vatanlarından koparılan, hastalıklara yenik düşen, yollarda ölen, açlık ve sefaletle karşı karşıya kalan bu halkların acısı, ne yazık ki dünyanın gelişmiş ülkelerince bir türlü görülmedi.
Tehcir edilen halkların sığınağı haline gelen Türkiye’yi, yıllardır Ermeni iddialarıyla karşı karşıya bırakan birçok gelişmiş ülke, ne yazık ki Kafkaslar ve Balkanlardan sürülen milyonlarca halkın yaşadığı acıları bir türlü görmek istemedi.
AA muhabirinin Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Kafkas Vakfı ve Balkan Medeniyet Derneği yetkililerinden derlediği bilgilere göre, Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamasıyla 19. yüzyıldan itibaren Kafkaslardan ve Balkanlardan Anadolu’ya göçler başladı.
Rus Çarlığına bağlı askeri birliklerin 1859 yılında Kafkasya’ya girmesiyle bu coğrafyada göçler de beraberinde başladı. Rus birliklerine karşı verilen savaşı kaybeden Kafkas halklarını büyük bir dram bekliyordu. Çar’ın Kafkasya temsilcisi Grandük Mişel’in 1864 Ağustosunda Batı Kafkasyalılara, ”Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya’nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir” şeklindeki fermanı, bölgedeki sürgünleri ve göçü tetikledi.
surgunler
YÜZDE 30′U YOLCULUĞUNU TAMAMLAYAMADAN ÖLDÜ
Rus Çarlığının emriyle 1864 yılında 1 milyon 500 bin Kafkasyalı yurdundan oldu. Tehcire zorlanan Kafkas halklarının birçoğu sürgün yolculuğunda açlık ve kötü koşullara yenik düşerek can verdi, binlercesi Karadeniz’in azgın dalgalarına dayanamayan gemilerin batmasıyla engin sularda boğuldu, yüzlercesi kalıcı hastalığa yakalandı. Karadeniz’deki Taman, Tuapse, Anapa, Soçi, Sohum, Poti ve Batum gibi limanlardan Rus, Osmanlı ve İngiliz gemilerine bindirilen muhacirler, Trabzon, Ordu, Samsun, Sinop, Varna, Köstence ve İstanbul’a getirildi. Arşiv kayıtlarına göre, Kafkaslar’dan sürgün edilen insanların yüzde 30′una yakını, yolculuk tamamlanamadan öldü.

KAFKAS HALKLARININ İKİNCİ SÜRGÜNÜ
Kafkasya’da sürgünler 1864 yılıyla sınırlı kalmıyordu. 1864 sürgünüyle dünyaya savrulan Kafkasyalılar, tekrar ana vatanlarında toparlanma fırsatı bulamadan bu sefer 1943 ve 1944 yıllarında SSCB lideri Josef Stalin’in emriyle geniş çaplı bir sürgüne maruz bırakıldı. Bu sürgünde ise Kafkas halkları, asılsız bir şekilde II. Dünya Savaşı’nda Almanlarla iş birliği yapmakla suçlanıyordu.

KARAÇAY BALKARLARIN SÜRGÜNÜ
SSCB’ye bağlı Karaçay Özerk Bölgesi, 2 Kasım 1943′te Sovyet askerlerince kısa süre içinde boşaltıldı. Emirlere uymayan Türk kökenli bu halk, anında infaz edildi. Karaçay halkından 32 bin 929′u çocuk olmak üzere 63 bin kişi tıpkı diğer Kafkas halklarına yapıldığı gibi hayvan vagonlarına doldurularak Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’ın iç bölgelerine gönderildi. 8 Mart 1944′de ise Balkarlar, Karaçay halkının maruz kaldığı acı sürgünü yaşadı.

ÇEÇEN VE İNGUŞLARIN SÜRGÜNÜ
Kızılordu’nun 23 Şubat 1944′te Kızılordu’nun 26. kuruluş yıldönümünü şenliklerine davet edilen Çeçen ve aynı etnik kökene sahip olan İnguşlar, apar topar ve binlerce insanın ölümü pahasına Sibirya’ya sürüldü.
Sürgüne gönderilen her aileye, yanlarına almak için ancak 20 kilogram bagaj izni verildi, insanların tüm mal varlıklarına ve hayvanlarına el konuldu. Felaketin en büyüğü ise sürgün yolculuğunda gerçekleşti. Sürgün edilen insanların yüzde 20′si kötü hava koşulları ve açlıktan öldü. Ölüm Çeçen ve İnguşlar’ın yakasını yerleştirildikleri yeni yerlerde de bırakmadı. Gerek iklim gerek ağır çalışma koşulları ve bunlara bağlı salgın hastalıklar nedeniyle pek çok muhacir yaşamını yitirdi. Çeçen ve İnguş halkının sürgündeki nüfus kaybının yüzde 38 oranında olduğu kaydediliyor.
Sovyetler Birliği Yüksek Şurası, 9 Ocak 1957 yılında aldığı karar ile 1944 yılında topyekun sürgün edilen Çeçen ve İnguşların ana vatanlarına dönmelerine izin verdi. 7 Mart 1944 tarihinde lağvedilen ve toprakları çeşitli ülkelere paylaştırılan Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ise 1957 yılında yeniden kuruldu. 1939 yılının resmi kayıtlarına göre 488 bin olan Çeçen-İnguşların nüfusu sürgünden sonra 200 bine kadar düştü. 1959 yılında ise Çeçen-İnguş Cumhuriyeti’ndeki tüm İnguş ve Çeçenlerin sayısı 311 binden ibaretti.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bağımsızlığını ilan eden Çeçenistan’da Rus birlikleriyle yerel direnişçiler arasında savaş başladı. 1994-96 yılları arasında bir milyon civarında nüfusu olan Çeçenistan, bu savaşta yaklaşık 120 bin kurban verdi. 1999-2001 yılları arasında yaşanan ikinci savaşta ise 100 bin Çeçen öldü, 30 bin Çeçen ise sakat kaldı.

KIRIM TATARLARININ SÜRGÜNÜ
Stalin döneminde sürgün sadece Kuzey Kafkasya ile sınırlı kalmadı. Sürgün kararından en çok etkilenen bir diğer halk ise Kırım Tatarlarıydı. 18 Mayıs 1944 gecesi başlayan sürgün furyası, 3 gün içinde 220 bin Kırım Tatarı’nın zorla yurtlarından koparılmasıyla sonuçlandı.
Orta Asya’nın ücra köşelerine götürülmek üzere ölüm katarlarına bindirilen Kırım Tatarlarının yüzde 42′si zor koşullara dayanamayarak ya da yapılan baskılar sonucu yaşamını yitirdi. Vatanlarına dönmek için çok yoğun bir mücadele veren Kırım Tatarları, hedeflerine ulaşmak için 1980′li yılları beklemek zorunda kaldı.
Yıllar sonra terk ettiği topraklarına gelen insanları başka bir hazin tablo bekliyordu. Kırım Tatarları yurtlarına döndükleri zaman evlerinin, iş yerlerinin ve topraklarının Ruslar ile Ukraynalılara dağıtıldığını gördü.

AHISKALILARIN SÜRGÜNÜ
Gürcistan’ın Ahıska bölgesinde yaşayan ve ”Osmanlı Türkleri” olarak da bilinen Ahıskalılar, 14 Kasım 1944 yılında tarihin en acı olaylarından birini yaşadı. Aradan geçen 65 yıla rağmen Ahıskalılar, halen yurtlarına dönemedi. Anavatanlarından koparılan ve gittikleri yerde hayatta kalan Ahıskalıların torunları bugün Rusya Federasyonu, Özbekistan, Kazakistan, Türkiye, Ukrayna, Almanya, Fransa, İtalya ve ABD’de yaşamlarını sürdürüyor.
Stalin’in emriyle bir gece ansızın gelen haber üzerine doğup büyüdükleri vatanlarını zorla terk ettirilen Ahıska Türkleri, ”ölüm katarı” olarak adlandırılan hayvan vagonlarına istiflenerek bir bilinmez yolculuğa çıktı. Sibirya’ya ve Sovyetlerin iç bölgelerine gönderilen yaklaşık 250 bin Ahıska Türkünün birçoğu yolda hastalıktan, açlıktan yaşamını yitirdi. Ayrı ayrı bölgelere dağıtılan Ahıska Türkleri yıllarca birbirinden haber alamadan yaşadı.
Özbekistan’da sürgün hayatı yaşayan Ahıskalılar, 1989 yılında ikinci büyük sürgün daha yaşadı. Fergana’da çıkan olaylarda yaklaşık 100 bin Ahıska Türkü ikinci vatan edindikleri Özbekistan’dan komşu ülkelere ve Rusya’nın Krasnodar bölgesi ile Ukrayna’ya göç etmek zorunda kaldı. Türkiye’de bir süre önce çıkarılan yasa ile Ahıskalıların Türk vatandaşlığına geçişi kolaylaştırıldı.
1944′de sürgün edilen Kafkas halklarından hiçbir şekilde yurtlarına dönüş yapamayanlar ise Ahıskalılar oldu. Gürcistan, Avrupa Konseyi’ne kabul edilirken Ahıskalıların yeniden kendi vatanlarına yerleştirilmesi konusunda taahhüt altına girdi, ancak bugüne kadar verilen sözler yerine getirilmedi.

KARABAĞ’IN ”KAÇGINLARI”
Ermenistan’ın Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesini 1992-94 yıllarında yaşanan savaşta işgaliyle başlayan süreçte en çok zarar gören, sivil halk oldu. İşgale uğrayan topraklarından kaçan yaklaşık 1 milyon Azeri Türkü, halen zor koşullar altında Azerbaycan’ın çeşitli vilayetlerinde yaşamlarını sürdürüyor.
Üsküp, Kalkandelen, Manastır, Ohri, Selanik, Saraybosna, Prizren, Şumnu, Varna, Deliorman, Belgrad, Sancak… Rumeli Türklerinin ”çil çil kubbeleriyle” geride bırakıp gelmek zorunda kaldıkları şehirlerden sadece birkaçıydı.
Rumeli Türkleri, ayrı bir anı, ayrı bir acı, ayrı bir özlemle terk edilmeye zorlanmıştı ecdat yadigarı toprakları….
Şehzade Süleyman Paşa’nın 1352 yılında Rumeli’ye geçişi ve art arda devam eden fetihlerle Osmanlı, kısa sürede Balkanların tek hakimi haline geldi. Türklerin Rumeli’ne yerleştirilmesi ve bölgenin yerli halkları olan Arnavutlarla, Boşnakların da İslam’ı seçmesi Balkan coğrafyasını ikinci bir Anadolu yaptı. Yaklaşık 500 yıl idaresi altında yaşadıkları Osmanlı’nın zayıflamasıyla birlikte bu bölgede yaşayan Türkler ve Müslüman halkları da zor günler bekliyordu. 1912 yılında yapılan 1. Balkan Savaşı’nın kaybedilmesiyle de elden çıkan topraklardan milyonlarca Türk, Boşnak ve Arnavut, Anadolu’ya göç etmek zorunda bırakıldı. Göç etme imkanı bulamayanlar ise kaldıkları coğrafyada çeşitli asimilasyonlara maruz kaldı.
Göçlerin en acı yanı ise 500 yılı aşkın Osmanlı idaresinde kalan coğrafyadaki Türk şehir mimarisinin en güzel örnekleri olan eserlerin yok edilmesi oldu. Osmanlı’nın 15 bin 787 mimari yapı inşa ettiği Balkanlar’da göçlerle birlikte bu tarihi eserler de sahipsiz kaldı. Osmanlı’nın izlerini yok etme pahasına birçok tarihi cami, han, hamam yıkıldı, geri kalan bir çok tarihi eser ise aslından uzak görünümle restore edilip amacı dışında kullanıldı.

BALKANLARDAN İLK GÖÇLER SIRBİSTAN’DAN BAŞLADI
Balkanlardan Anadolu;ya göçün ilk dönemi, 1804 yılında Sırp isyanı ile başladı. 1804′te isyan eden Sırpların şiddet hareketleri sırasında, Semendire’ye bağlı yerlerde Türklere karşı girişilen katliamdan kaçanlar, Rumeli ve Bosna-Hersek’e göç etti. 1826′da yapılan Akkerman Antlaşması ile 150 bin Türk, Sırbistan’dan göç etmek zorunda kaldı. 1867 yılında Sırpların zulmünden kaçan 150 bin civarında Boşnak da Türklerle birlikte Anadolu;ya göç etti. Yine 1908-23 yılları arasında 300 bin, 1923�33 yılları arasında da 350 bin Türk Sırbistan’dan göç etti. Göç edenlerin bir kısmı ise yollarda hastalık ve açlıktan öldü.

YUNANİSTAN’DAN GÖÇLER
Yunanistan’dan Türkiye’ye ilk göçler 1820 yılında Mora isyanından sonra başladı.
Avrupa’dan gelen gönüllü askerlerle Rum çeteciler, Teselya ve Ege adaları ile Mora’da oturan Türk ve Müslüman halka zulmetmeye başladı ve 32 bin Müslüman Türkü öldürdü. Rusya ile İngiltere arasında yapılan anlaşma ile 1826 yılında bağımsız Yunan devleti kuruldu ve Müslüman halkı Yunanistan’dan çıkarma kararı alındı. Bu kararla birlikte Türkler yüzyıllarca yaşadıkları coğrafyadan sürgün edilmeye başlandı.
Mora’nın ardından Girit’te de 1864 yılında Rumların sivil Türk halkına karşı katliamlara girişmesi üzerine, bu bölgeden Anadolu’ya ve İstanbul’a 60 bin kişi göç etti. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Yunanistan’daki Türklerden bir kısmı, Anadolu’ya kaçmak zorunda kaldı. Kurtuluş Savaşı’nı takip eden Lozan Antlaşması hükümlerine göre yapılan mübadelede ise Türkiye’ye 1923-1933 yılları arasında 384 bin kişi geldi.
Yunanistan’dan göçler, 1934-1960 arasında da devam etti. Bu tarihlerde 23 bin 788 kişi Türkiye’ye geldi. 1960-1970 arasında ise 20 bin kişi Yunanistan’dan Türkiye’ye yerleşti.

BULGARİSTAN
Rusların 1828′de Tuna’yı aşarak Edirne’ye kadar gelmesi ve Bulgarları Türklerin üzerine saldırtması sonucu 30 bin Türk, Anadolu’ya göç etti. 1876′da Rusya, Almanya ve Avusturya tarafından Balkanlar bölündü. Avusturya, Bosna-Hersek’i aldı, ayrıca Bulgarlar ve Sırplara, Rusya himayesinde bağımsızlık verildi.
Aynı yıl Bulgarlar, Türklere karşı şiddet hareketlerine girişti. Buradaki Türkleri korumakla görevli Türk ordusunun hareketi, Avrupa devletlerinin müdahalesiyle durduruldu. Binlerce Türk, Edirne, İstanbul ve Anadolu’ya göç etti. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra yapılan Berlin Antlaşması ile Bulgaristan devletinin kurulması kabul edildi. Bu durum, Bulgaristan’daki Türkler için kötü sonuçlar doğurdu. 1876-1878 yılları arasında 200 bin Türk, Edirne ve civarına yerleşti. Sonraki yıllarda ise 300 bin göçmen, Rumeli’den Anadolu’ya geçti. Kuzey Bulgaristan’dan göç eden bir kısım Türk ise Rodoplar’da uğradıkları silahlı saldırılarda ağır kayıplar vererek Türkiye’ye gelebildi. Bu tarihlerde Doğu ve Batı Trakya ile İstanbul’un her yeri göçmenlerle doldu. Osmanlı bu göçmenlerin iskanı konusunda büyük zorluklar yaşadı.
Arşivlerde, 1885-1923 yılları arasında Bulgaristan’dan Türkiye’ye 500 bin kişinin göç ettiği belirtiliyor. 1923-1933 yılları arasında ise göç edenlerin sayısı 101 bin civarındadır. Yine Bulgaristan’dan 1934-1960 arasında 272 bin 971 kişi, 1968-79 yılları arasında da Bulgaristan’dan Türkiye’ye 116 bin 521 kişi Türkiye’ye göç etti.
Bulgaristan;dan son göç hareketi ise 1989 yılında Bulgar hükümeti tarafından burada yaşayan Türklerin Türkiye’ye göçe zorlanmaları ile başlatıldı. Göçmenler kitleler halinde trenlerle Türk sınırına bırakıldı. Böylece Türkiye, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da görülen en yoğun ve zorunlu göç akımını yaklaşık üç aylık bir süre içinde kabul etmek durumunda kaldı. Bu dönemde 64 bin 295 aileye mensup 226 bin 863 kişi serbest göçmen olarak Türkiye’ye geldi. Bu tarihten itibaren 1995 yılına kadar da aralıklı olarak gelen serbest göçmenlerin sayısı 73 bin 957 kişiye ulaştı.
Bütün bu göçlere rağmen bugün Bulgaristan’da halen 1 milyonun üstünde Türk bulunuyor.

ROMANYA
Romanya toprakları, Osmanlı İmparatorluğu idaresindeyken, Besarabya ve Kırım’dan on binlerce Türk buraya yerleşti. 1806-1812 Osmanlı-Rus savaşlarında, Rus ordularının Tuna’yı aşarak Şumnu’ya kadar ilerlemesi üzerine bu bölgede yaşayan Türkler göçe zorlandı. Şumnu ve Dobruca civarından, 1812 yılından sonra 200 bin Türk, Anadolu’ya göç ederek başta Eskişehir olmak üzere çeşitli bölgelere yerleştirildi.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından sonra Besarabya’nın Rusların eline geçmesi Dobruca’nın ise Rumenlere bırakılması üzerine Türklerin göçü yeniden başladı. O yıllarda Dobruca’dan 80 bin civarında Türk, yurtlarını terk ederek Anadolu’ya yerleşti. 1923′ten sonra, Dobruca’dan yeni göçler başladı. 1923-1933 arasında 33 bin 852 kişi göç etti. 1934-1960 yılları arasında ise Romanya’dan göç edenlerin sayısı 87 bin 476′ya ulaştı.

YUGOSLAVYA
Yugoslavya’dan Türkiye’ye Cumhuriyet döneminde toplam 77 bin 431 aileye mensup 305 bin 158 kişi göç ettiği, resmi kayıtlarda yer alıyor.
Yugoslavya idaresinin baskıları sonucu 1946-1968 ve 1971 yıllarını kapsayan göçlerde özellikle Üsküp, Prizren ve Sancak bölgesinde yaşayan Türk, Boşnak ve Arnavutlar, evlerini ve mallarını cüzi fiyatlara satarak Türkiye’ye gelmek zorunda bırakıldı.

0 İstanbul’un fethine panoramik bakış

İstanbul, 556 yıl önce bugün fethedildi. Gündelik telaşlardan kurtarabilirseniz kendinizi, Topkapı Şehir Parkı’ndaki Panoramik 1453 Müzesi’ne düşürün yolunuzu. Kendinizi bir savaşın içinde bulmaya hazırsanız tabii, üzerinden askerlerin düştüğü, ateş toplarının atılıdğı surlar, devrilen atlar ve kılıç şakırtılarıyla çepeçevre kuşatılan bir müze bekliyor sizi…
Son zamanlarda hiç hayret etmediyseniz, hiç merak etmediyseniz temkinli olun, dünyann ilk tam panoramik müzesi büyülenme riski içeriyor.
fetih01
Bu müzede İstanbul her gün yeniden fethediliyor
Panoramik 1453 Müzesi’nin bir kusuru var, o da çok kalabalık olması. Bu kusurda da kıvanç duyulacak bir yan var tabii, kapısında kuyruk oluşan kaç müzemiz var ki! Ziyaretçilerin, ziyaret defterine “Her şey çok güzeldi; ama içerisi çok kalabalıktı” diye yazdığı, yetkililerin “Mümkünse hafta içi gelin, sabah erken saatlerde ya da ikindiden sonra rahat gezebilirsiniz” yollu tembihler yaptığı kaç müzemiz var? Bunca rağbet gören bir müzeyi sağır sultan bile duymuş olmalı; ama biz yine de varlığından söz edelim, tellalların cümle âlemi müzeye davet ettiği gün ola ki, bir sevgili okurumuz, yurtdışındadır, öteki hasta yatıyordur, biri o sırada mutfakta bulaşık yıkıyordur, diğeri dosyaların arasına gömülmüştür. Evet, duymayanlar için bir kez daha, aşk ile “Artık bizim de panoramik bir müzemiz var hem de dünyadaki benzerlerinden daha özellikli bir müze.”

Bu müzeye niye gidelim?
Bilmek hakkımız, çoluk çocuğu toplayıp gittik diyelim, ne göreceğiz bu müzede? Projenin koordinatörü ve müzenin müdürü Haşim Vatandaş cevaplıyor sorumuzu: “Dünyada panoramik müzeler var; ama 1453 müzesi hem yatay hem de dikey olmasıyla ayrılıyor onlardan. Burada sadece duvarlar değil, kubbe de panoramanın bir parçası. Böylelikle, basamakları çıkıp panoramik resmin bulunduğu salona giren ziyaretçi, zaman makinesinin içinden geçip savaşın ortasına düşmüş gibi oluyor. İstanbul fethedilirken çekilmiş bir fotoğrafı görmek gibi heyecan uyandırıyor müze, şaşırtıyor, o gün surların birinden başınızı uzatsanız böyle bir manzara görebilirdiniz ancak.” Surlar ve bulutlu bir gökyüzüyle çepeçevre kuşatıldığınız platforma adım attığınız ilk anda ne hissedeceğinizi peşin peşin söyleyelim: şaşkınlık, hayranlık, coşku, merak…
Mehter marşı, top sesleri, kılıç şakırtıları… Surlardan ateş düşüyor, asker düşüyor, surlara tırmanan askerler şehit düşüyor. Atlar devriliyor, yaralılar taşınıyor, hocalar dua ediyor. Ve Fatih’i hiç böyle genç görmediniz. Fellini’nin resminde olduğu gibi 50 yaşında değil, 21 yaşında, atının üzerinde, surlara son hücumu yapan askerlerine emirler veriyor…
Müzenin belki en eğlenceli yanı, bulutların arasına gizlenmiş Fatih portresini keşfetmek. Yüzü tavana dönük, boynu yana eğilmiş onlarca insana hiç gülmeyin, birazdan siz de onların arasına katılacak ve bu mühim sırrı çözmeye çalışacaksınız.
Müşkülpesent bir ziyaretçiyiz biz, merak değil mi, soruyoruz, bu devasa, çerçevesiz, 360 derece açıldığı için sınırsız resim ve içindeki 10 bin figür, gerçeğe ne kadar uygun? Haşim Vatandaş sekiz kişilik ekibiyle çıkardığı işten hayli emin. “Çok araştırdık” diyor ve ekliyor: “Kendi kaynaklarımıza inince oryantalistlerin yanıldığı noktaları bulduk. En önemli kaynağımız 1453 sonrasındaki yüz yıllık dönemde yapılmış minyatürlerdi. Özellikle kıyafetlerde minyatürlerden çok faydalandık.”
Ziyaretçiler ilk etapta panoramik resmin bulunduğu salona girmek istese de, girişteki panoların ihmal edilmemesi gerekir. Fatih Sultan Mehmet’e ve İstanbul’un fethine ait resim, minyatür ve gravürlere bakmayı ve yazıları okumayı sona bırakabilirsiniz; ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra; ama hayranlık ve coşkuyu kaybetmeden önce…

Nerede? Ne zaman? Ne kadar?
Panoramik 1453 Müzesi, Topkapı Şehir Parkı’nda. Hafta içi 09.00-19.00 – hafta sonu 09.00-21.00 arası ziyaret edilebiliyor; ama kalabalıktan bunalanlar hafta içi sabah 11.00′e kadar veya 16.00′dan sonra daha sakince gezebilir. Ücrete gelince gayet makul, sivil 5 lira öğrenci 3 lira. On kişiyi geçen gruplara indirim de yapılıyor.


PANORAMA 1453 TARİH MÜZESİ BELGESEL FİLMİ.HD