Pages

11 Aralık 2011 Pazar

0 Ankaralı Kürt Cemali

Kürt Cemali lakabıyla maruf 50'li ve 60'lı yılların Ankara'sında özellikle Altındağ, Yenidoğan ve Bentderesi semtlerinde güçlü olan zamanın kabadayısı Cemali Coşar.
O tarihlerde Ankara Hacettepe'de kumar oynatıp haraç toplayan Kabadayı Mehmet 1953'de Yakın arkadaşı Sarı Veli'yi bir alacak verecek meseli yüzünden öldürmekten önceden tecilli cezasıyla birlikte 15 yıl hapis cezasına mahkum olur. Dündar Kılıç o zamanlar yeni yeni palazlanıyor, bu alemlerde kendini göstermek ve kumardan kazanç toplamak için kavga ve çatışmalarda cesaretini kanıtlaması gerekiyordu. Çeşitli kavgalara gire çıka hapishaneleri uğrak yeri haline getirmiş olan Dündar Kılıç bu sayede Kabadayı Mehmet başta olmak üzere zamanın ünlü kabadayılarıyla tanışmış, hapisten çıkınca onların kumarhanelerine "takılmaya" başlamıştı.
İşte Kabadayı Mehmet hapise girince onun Kumar işleriyle Dündar Kılıç ilgilendi. 1962 yılında Kabadayı Mehmet hapisten çıkınca Dündar Kılıç onunla beraber oldu. Yıllar geçmiş Ankara'da 27 Mayıs sonrası askeri dönemin ağırlığı hız kesmiş kabadayılar aleminde her şey eski hızına kavuşmaya başlamıştı.
Kürt Cemali ile Kabadayı Mehmet takışmışlardı sebep kumar oynatılan bölgelerin paylaşılması idi. Bu takışma ve kavgaların ardı arkası gelmedi Ankara artık bu iki gruptan biri için fazlaydı. Bir Nisanı iki Nisana bağlayan gece Kabadayı Mehmet konuşmak ve kumar oynamak için Kürt Cemalli'yi Hergele meydanındaki kulübüne davet eder, gecenin ilerleyen saatlerinde aralarında çıkan çatışma sonucu Kürt Cemali vurularak öldürülür.
Cemali'nin Ardından
Kürt Cemali'nin öldürülmesinin ardından Ankara'da büyük gösteriler olur. Altındağ, Yenidoğan, Atıfbey mahallerinden beş bine yakın kişi önce İtfaiye meydanındaki kahvenin önünde toplanıp intikam sloganları atarlar, sonra Kabadayı Mehmet'in bulunduğu adliyeye yürürler.
Dündar Kılıç meşru müdafaa halinde sayıldığından Kürt Cemali cinayetinden beraat etti ve 1963 affıyla Kabadayı Mehmet'le birlikte tahliye oldular. Dündar Kılıç serbest kaldıktan sonra artık Ankara'da barınamayacağı için İstanbul'a yerleşme ve işlerini buradan yürütme kararı alır. Böylece bu olayla birlikte ilerde yeraltı dünyasını ünlü ismi olup Türk kamuoyunun yakından tanıyacağı Dündar Kılıç'ın İstanbul macerası başlar.
Kabadayı Mehmet ise 6 Nisan 1965 günü Cemali Coşan'ın 16 yaşındaki yeğeni Nuri Coşan tarafından vurularak öldürüldü. Dündar Kılıç Yaşamı boyunca Kürt Cemalli'ye ateş etmediği ve suçlu olmadığını söyledi. Bu arada zamanın ünlü Türkücülerinden Nuri Sesigüzel söz ve müzik'i Nail Bayşu'a ait olan "Ankaralı Kürt Cemalli'ye Ağıt" isimli plağı yapar, bu plak o kadar tutar ve o kadar çok çalınır ki artık şarkının popülaritesinden rahatsız olan Dündar Kılıç bir gün Nuri Sesigüzel'e gider:
"Neden yani Nuri Bey? Siz insanları neşeye boğmayı düşüneceğinize böyle bir plak yapmaktasınız ki canımızı aldırmak istercesine? Öyle değil mi Nuri Bey?"
Nuri Sesigüzel "Seni tanımış olsaydım, sana zararlı olacağını bilseydim yapmazdım bu plağı."deyince Dündar Kılıç'ada söyleyecek bir şey de kalmıyor.

Keşanlı Ali Destanı
Kürt Cemali'nin öldürülmesi ve arkasından yapılan gösteriler sanat dünyasının konuya ilgisini çekti. Önce Nuri Sesigüzel türküsünü yaptı arkasından "Piç Ahmet" lakaplı başka bir türkücü bir plak yaptı. Olay ünlü hikaye ve oyun yazarı Haldun Tanerin dikkatini de çeker Altındağlı Avukat Şefik Günder ve Atıfbeyli Tahsin Yaman la tanışır, konuyu araştırır ve inceler. Daha sonra "Keşanlı Ali Destanı" ortaya çıkar, olayın geçtiği Sineklidağ gecekondu mahallesi Altındağ olduğu söylenir. Gerçi hikaye birer bir aynı olmasa da Kürt Cemali olayından bir esinlenmede vardır.

Ankaralı Kürt Cemali'ye Ağıt
Kaderim böyleymiş, ağlama anam
Cemalin boyandı al kızıl kana
Dört tane yavrumu bıraktım sana
Layikmidir felek bu ölüm bana
Ben ölürsen bağlatmayın başımı
Arkadaşlar diksin mezar taşımı
Annem silsin gözlerimin yaşını
Dertli yazın mezarımın taşını
(Pathe Plakları-7-PTC 254)




8 Aralık 2011 Perşembe

0 En Korkutucu Idam Yöntemleri



Bazı ülkelerde halen yürürlükte ve uygulanmakta olan idam cezası, tarihe korkunçyöntemlerle damgasını vurdu

Farklı toplumlar kendilerine özgü idam cezaları geliştirdi ve bunların çoğu tüyler ürperticiydi. İşte bunlardan bazıları: 

1. Testere ile kesmek:
 İdama mahkum edilen kişi başaşağı asılırdı ve bir testere ilevücudu ortadan ikiye ayrılırdı.

2. Böceklere yedirme:
 Eski İran'da kullanılan bu yöntemde, mahkum boş bir ağaç kovuğuna çıplak olarak yerleştirilirdi.

Başı, elleri ve ayakları dışarıda bırakılırdı ve vücuduna böcekleri çekmek üzere bal sürülürdü. Daha sonra kaderine terk edilirdi.
Ölüm susuzluktan, açlıktan ve böceklerin ısırıklarından kaynaklanan septik şoktan dolayı gerçekleşirdi.

3. Yılan çukuru:
 En eski idam yöntemlerinden biri. Mahkumlar zehirli yılanlarla birlikte derin bir çukura atılırdı.
Aralarından 19. yüzyıl Viking savaşçısı Ragnar Lodbrok'un da bulunduğu birkaç ünlü isim bu şekilde idam edildi.

4. Deri yüzmek:
 Bu çok eski yöntemde idam mahkumunun derisi çok keskin bir bıçakla yüzülürdü.

5. Kaynatmak: Mahkum içinde kaynayan bir sıvının bulunduğu kazana konurdu ya da sıvı daha sonra kaynatılırdı. Bu sıvı yağ, su, katran, kurşun ya da asit olurdu.

6. Tekerlek:
 Mahkum bir at arabasının tekerleğine bağlanırdı. Bu şekilde ölüm günler sürebilirdi.

7. Ling Chi (Yavaş yavaş doğramak):
 Çin'de 1905'te kadar uygulanan idam yöntemi. Mahkumun kolları, bacakları ve gövdesi yavaş yavaş kesilirdi. Son olarak kafası kesilir ve kalbinden bıçaklanırdı.

8. Ateşe vermek:
 En fazla acı verecek yerler önce ateşe tutulurdu.

9. İngiltere'de 1814'e
 dek vatana ihanet etmekten hüküm giymiş erkeklere uygulanan idam cezası yöntemi. Bir atın arkasına bağlanarak sokaklarda sürüklenen mahkum sonra asılır. Bağırsakları çıkarılarak yakılır. Hala yaşıyorsa kafası kesilir ve vücudu dört parçaya bölünür.

10. Pirinçten boğa: 
Mahkum içi boş pirinçten bir boğanın içine oturtulur. Boğanın altında bir ateş yakılır. Eski Yunan'da yaygın olarak uygulanan bir idam yöntemiydi.

15 Kasım 2011 Salı

0 Fethullah Gülen'in 'Gizli' Tarihi

BİR ZAMANLAR NUR TALEBESİYDİ

Ankara DGM tarafından hakkında gıyabi tutuklama kararı verilmesi, bu kararın İstanbul'da kaldırılması ve buna Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu'nun sert tepki göstermesi Fethullah Gülen'i yeniden gündeme oturttu. Son yıllarda okulları, 'ışık evleri', siyaset ve medya dünyasıyla olan ilişkileriyle tanınan Gülen'in uzun yolculuğu Nur tarikatıyla başladı. Said Nursi 23 Mart 1960'ta Şanlıurfa'da yaşamını yitirince, tarikatı, "Bundan sonra ne olacak?" kaygısına düştüler. Nurcuların bir kesimi, cemaatin başına bir kişinin seçilmesini isterken, bir kesimi de Said Nursi'nin en yakınlarından oluşan bir 'İstişare Heyeti'nin kurulmasını ve bu 'Ağabeyler Konseyi'nin hareketi yönlendirmesini uygun görüyordu. Bazıları ise siyasi bir teşkilat kurmayı, bazıları da devlete başkaldırıp silahlı mücadele verilmesini önerdi.

gülenTahiri Mutlu, Mustafa Sungur, Ceylan Çalışkan, Hüsnü Yeğin, Bayram Yüksel, Mehmet Fırıncı gibi 'Nur cemaatinin ağabeyleri', içlerinde 'en cevval ve en fedakar' gördükleri Zübeyir Gündüzalp'i bu hareketin başına seçtiler. Kendileri de, Zübeyir Gündüzalp'in altında bir istişare heyeti oluşturdular. Zübeyir Gündüzalp'in lider seçilmesi, cemaatin içindeki tartışmaları bitirmedi.
 
Fethullah Gülen, Said Nursi'nin ölümünden sonra Nurcularla temasa geçti, ancak Nurcu olduğunu hiçbir zaman açıkça söylemedi. Ağlayarak verdiği vaazlarında Said Nursi'nin adını hiç kullanmadı. Yıldızı 70'li yıllarda MSP ile birlikte parladı.


Nursi'nin sağlığında başlayan 'Yazıcılar-Okuyucular' bölünmesi bu kez açıkça ortaya çıktı. Said Nursi'nin ölümünden ve 27 Mayıs ihtilalinin gerçekleşmesinden sonra bu karışıklık daha da büyüdü.

'Yazıcılar', Hüsrev Altınbaşak önderliğinde ayrı bir grup haline dönüştü. Altınbaşak, Tahiri, Hulusi Bey, Demirel'in de akrabası olan İslamköylü Hafız Ali, Mübarek Mustafa, Santral Sabri gibiler 1930 ve 1940'larda, Said Nursi'nin yazmış olduğu risaleleri bizzat el yazısıyla kaleme alarak çoğaltmışlardı. Bu yazma ve yazarak çoğaltma işini yapanlar Nurcular arasında 'Yazıcılar' diye anıldılar. Zübeyir Gündüzalp, Ceylan Çalışkan, Mustafa Sungur, Bayram Yüksel, Mehmet Fırıncı, Mehmet Emin Birinci ve Bekir Berk gibi isimler ise ikinci kuşaktan Nurculardı. Cemaate sonradan katılmışlardı. Bu ekip, Nursi'nin eserlerini Latin harfleriyle kitap halinde basıyordu. Bu nedenle onların adı 'Okuyucular'a çıkmıştı.

Bir başka lider adayı Mehmet Kayalar, etrafındakileri silahlandırma çabası gösteriyordu. O, 'okumakla-yazmakla' değil, 'silahla' Nurculuğun yaygınlaşacağı inancındaydı. Mehmet Kayalar gibi düşünen bir başka isim de Elazığ'dan Müslüm Gündüz'dü. Gündüz'ün Kayseri tarafında yandaşlarıyla atış talimleri yapacak kadar işi ileri götürdüğü söyleniyordu. Bir başka aday Ankara'dan Said Özdemir'di. Nurcular için önemli bir 'ağabey' olan Said Özdemir, cemaat içinde oldukça etkili bir isimdi. Daha sonra Nurculuğun 'Tenvir' kolunu oluşturacak olan Said Özdemir'in Ankara'da adamlarıyla silahlı dolaştığı söylentisi de yaygındı.

O dönemde bir lider adayı daha gizli hazırlıklar içindeydi: Erzurumlu bir vaiz olan Fethullah Gülen. Nurculuğun Erzurum'da en etkili ismi Mehmet Kırkıncı Hoca, Osman Demirci Hoca (AP'nin Nurcu milletvekili) ve Muzaffer Aslan sayesinde cemaatle tanıştı ve onlara katılmak istedi.

1963-66 yılları arasında Edirne ve Kırklareli'nde görevli olduğu dönemde, camilerde yaptığı konuşmaları yoluyla etrafında insanlar toplamaya başlamış, Nurcuları ve diğer dini çevreleri etkilemişti. Hep ağlayan, bazen kendini yerden yere atan konuşma tarzı ite dikkatleri üzerine çekiyordu. Okuyuculuk, yazıcılık, silahlı mücadele gibi tarzlardan ayrı olarak 'hitabet' yoluyla etkiliyordu çevresindekileri. Bir başka tarz daha geliştirdi: Açıkça Nurcu olduğunu söylemedi, Nurcu ağabeyleriyle hep mesafeli bir temas içindeydi, konuşmalarında Said Nursi'nin adını pek kullanmadı. Daha Edirne ve Kırklareli'ndeyken cemaatin içinde yeni bir tarzın temsilcisi olmayı, etrafında yetiştirdiklerini devletin önemli kademelerine yerleştirmeyi hedefliyordu. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagör'ün teşvikiyle Fethullah Gülen 1966'da İzmir'e tayin edildi ve orada hedefine uygun ve kendine has bir örgütlenme içine girdi.

'Yazıcılar'ın lideri Hüsrev Efendi, hareket içinde saygın bir kişiydi. Onun etkisiyle 'Yazıcılar', Denizli, Kütahya, Eskişehir, İzmir gibi yerlerde ağırlıklarını hissettiriyordu. Ege bölgesi Yazıcıların kalesi oluvermişti. Fethullah Gülen ve yeni oluşan çevresi de, 'Yazıcılar'la birlikte hareket ediyordu. Bunun üzerine 'ağabeyler konseyi'nden Zübeyir Gündüzalp, Mehmet Fırıncı ve Bekir Berk, Ege bölgesine gitti. Çoğu yerde dersanelere alınmadılar, kimi yerde tartışmalar, kavgalar yaşandı, kimi yerlerde ağır hakaretlere maruz kaldılar.

Zübeyir Gündüzalp, ancak daha planlı ve merkezi bir yönetimin ihtilafları çözebileceğini
düşünüyordu. İstanbul'a dönünce Süleymaniye'de Kirazlı Mescit Sokağı'nda bulunan 46 numaralı evi, Nurcuların merkezi olarak tahsis etti. Mehmet Fırıncı, M. Emin Birinci, daha sonra aralarına katılacak olan Mehmet Kutlular, Kirazlı Mescit Sokağındaki evin müdavimi oldular. Cemaatle ilgili kararlar, Said Nursi'nin eserlerinin basımı, açılan dersanelerin tespitleri hep bu evde düzenlendi. Öyle bir zaman geldi ki, cemaat bu evle anılır oldu: Kirazlı Mescit Cemaati...

1960'lı yılların sonlarında Necmeddin Erbakan'ın Odalar Birliğinden Demirel'in emriyle atılması olayı bütün İslami kesimleri olduğu gibi Nurcuları da etkiledi. 'Mason' bilinen Demirel'in, 'Müslüman' bilinen Erbakan'a karşı gösterdiği bu tutum, genelde bütün İslami çevrelerde büyük tepki oluşturmuştu. Müslümanlara hitap eden bir parti düşüncesi de bu olayla birlikte gelince, bütün islami kesimler heyecanlandı. Ardından gelişen Hatice Babacan olayı bu süreci daha da hızlandırdı. Hatice Babacan'ın başörtüsü yüzünden İlahiyat fakültesinden kovulması islamcıları ayağa kaldırmıştı. Bu olay islamcı kesimler arasında AP'ye olan güveni azalttı ve yeni parti kurma görüşü destek kazandı. Ancak Nurcuların 'ağabeyleri' içinde parti konusunda bir birlik yoktu ve bazı' ağabeyler' Erbakan ismine çok sıcak bakmıyordu.

NURCU-MHP SAVAŞI

Bu süreçte Nurcular Erbakan'dan endişelenirken, karşılarına MHP çıktı. MHP, islamcıların desteğini sağlamak amacıyla onları partisine davet ediyor, oy vermeyecekleri de mason uşaklığıyla suçluyordu.

MHP'liler Hüsrev Altınbaşak'la da görüşmüşler ve Yazıcıların desteğini almışlardı. Fethullah Gülen'in tavrı da onlardan yanaydı. Bir anda Isparta, Kastamonu ve Elazığ'daki Nurcular MHP'ye tam destek sağladılar. Ankara, Adana, Yozgat gibi illerde de bir grup Nurcu MHP'ye sıcak davranıyordu. Bunun dışında Alparslan Türkeş, Nurcuların arasına adamlarını sızdırdı. Türkeş'in Nurcular içindeki adamları Nur derslerinde "Başbuğun Risale-i Nur okuduğunu, ileride tam bir Nurcu lider olacağını" yaydı.

Zübeyir Gündüzalp, liderliğindeki Ağabeyler Konseyi MHP'nin bu müdahalesine karşı çıktı. Bu



Fethullah Gülen, 'dinler arası diyalog' projesi kapsamında
Papa II. Jean Paul ile de bir araya gelmişti (üstte).
ekip, yayınladığı "Tarihi Vesikaların Işığı Altında İslami Hareket ve Türkeş" adlı bir kitapla MHP'ye açık tavır aldı. Bu eser aynı zamanda Nurcuların ilk siyasi kitabıydı. Bu kitapta, Türkeş'in aslında M. Kemal ve İnönü'den farklı olmadığı, din konusunda onlar gibi düşündüğü, Arapça ezana, çarşafa karşı çıktığı kendi sözleriyle aktarıldı. Kitap, Gündüzalp'in talimatıyla Türkiye'nin her tarafına gönderildi ve Nurcuların MHP'ye oy vermemesi için geniş bir kampanya yürütüldü. Said Nursi'nin CHP'ye karşı DP'ye oy verdiği, AP'nin de DP'nin devamı olduğu tekrar hatırlatıldı.

Fakat bu ilk açıktan muhalefet bir takım sıkıntıları ve tereddütleri de beraberinde getirdi. Kimi yerde "MHP'ye karşı olmak ve onlarla uğraşmak cemaate zarar verir dendi" ve broşürün dağıtımına karşı çıkıldı. MHP aleyhtarı kampanyaya karşı çıkanlar arasında ilginç bir isim vardı: Fethullah Gülen.


"Belirli bir noktaya gelinceye kadar hizmete devam edin. Erken huruç diyeceğim çıkışlar yaparsanız, dünya Cezayir'deki gibi başımızı ezer... Arkadaşlarımızın mevcudiyeti bizim İslami geleceğimiz adına işin garantisidir." Fethullah Gülen kasetinden
Fethullah Gülen, o sırada İzmir ve Ege bölgesinde vaazlarıyla ağırlığını hissettirmeye başlamıştı. Nurculann önde gelenlerinin tavsiyelerine pek uymadığı da görülüyordu. Ağabeylerden Mustafa Sungur ona "Nur dersaneleri aç" demesine rağmen, Fethullah Gülen bu isteğe başlangıçta uymadı. Daha sonra yakınlarından Mustafa Birlik ve Mehmet Metin ile birlikte kendine özgü, sonraları "Işık Evleri" diye anılacak olan dersaneleri açmaya başladı. Üstelik Said Nursi'nin kitaplarını değil, sadece kendisinin hitabetini ön plana alan bir çalışma tarzı tutturdu.

Fethullah Gülen'in konuşmaları kasetlere alınıyor ve bu kasetlerle özellikle Ege bölgesinde hem taraftar, hem de para sağlanıyordu.

Abdullah Yeğin, Hulusi Efendi, Şerafettin Kartal, Bayram Yüksel ve diğer önemli Nurcu Ağabeyler "Bantla hizmet olmaz" diye bu örgütlenme tarzına karşı çıktılar. Buna rağmen, Fethullah Gülen bu tarzda ısrar etti. Kemal Erimez, Mustafa Birlik, İlhan İşbilen, Cahit Tuzcu, Bekir Akgün, Mustafa Asutay gibi bölgenin ileri gelen Nurcuları da Fethullah Gülen'in yanında yer aldılar.

Fethulfah Gülen, Nurculuğun içinde bir 'Fethullahçılık' oluşturma çabasına girmişti. Üstelik Fethullah Hoca vasıtasıyla cemaate katılanların bazıları Fethullah Hoca'va Mehdi, Hz isa, Kahtani qibi manevi sıfatlar yakıştırıyorlardı.

Fethullah Gülen, 'ağabeylere' ilk muhalefet bayrağını MHP'ye yönelik savaşın hizmete yakışmadığını ifade ederek, açtı.

Erbakan etrafındaki hareketlenme de, Nurcuların zeminini önemli ölçüde etkiliyordu. Özellikle Ankara'daki Nurcuların Erbakan'ın yanında yer alması, İstanbul'daki Nurcuları kızdırdı. Bu yüzden İttihad gazetesinde AP yanlısı yayınlara ağırlık verildi ve yeni parti kurmak isteyenlerin aleyhinde yazılar çıkmaya başladı. Bu durum ise bir anda yeni parti kurmak isteyenlerin tepkisini çekti.

ERBAKAN PARLAMENTOYA GİRİYOR

12 Ekim 1969'da yapılan seçimde Konya'dan bağımsız adaylığını koyan Necmettin Erbakan milletvekili seçilince, AP içinde kendine yakın kimi milletvekilleriyle yakınlaştı. Tevfik Paksu, Hüsamettin Akmumcu ile kurulacak parti için birlikte çalışmaya girişti. Tevfik Paksu, Hüsamettin Akmumcu ve arkadaşları, Nurculardan açıkça destek almaya çalıştıkları için beklemek zorunda kaldılar.

Zübeyir Gündüzalp, Paksu ve arkadaşlarına yüz vermedi. Buna rağmen Erbakan ve arkadaşları "Hak geldi, batıl zail oldu" ayetini slogan haline getirerek 26 Ocak 1970'te Milli Nizam Partisi'ni (MNP) kurdu.

Anayasa Mahkemesi'nin MNP hakkında kapatma davası açması da o güne kadar partiye mesafeli duran birçok Nurcunun "İslam'ın partisi olduğu tescil edildi" diyerek, MNP'ye yönelmesinde etkili oldu Nurcuların tabanında çatlamalar ve kaymalar olmuştu. Bilhassa küçük şehirlerdeki, kasaba ve köylerdeki Nurcular, MNP'nin saflarında faal olarak çalışıyordu.

ZÜBEYİR GÜNDÜZALP ÖLÜNCE...

12 Mart 1971 muhtırası Nurcuları da tedirgin eden bir darbe oldu. Muhtıradan hemen sonra, 2 Nisan 1971 'de cemaatinin lideri Zübeyir Gündüzalp öldü. Otorite, kontrol ve yönetme yeteneğine sahip Zübeyir Gündüzalp'in boşluğu doldurulacak gibi değildi. Nurcu Yeni Asya cemaati için, "Bundan sonra ne olacak?" kaygısı yeniden başladı.

12 Mart yönetimi genelde Nurcuları kollamasına rağmen, İzmir'de Fethullah Gülen ve Mustafa Birlik tutuklandı. Bekir Berk onları savunmak için İzmir'e gitti, itiraz dilekçelerini yazdıktan sonra Balıkesir'e geçti ve orada bir 'nur ayini' sırasında yakalandı.

Tutuklanan Bekir Berk, İzmir Sıkıyönetim Komutanlığına sevkedildi. Bademli Askeri Hapishanesinde Nurculuktan içeriye alınan dört gruba mensup elli üç kişi vardı. Bekir Berk ve diğerleri açıkça Nurcu olduklarını söyleyip müdafaa yaparlarken, Fethullah Gülen ve Mustafa Birlik Nurcu olduklarını gizlediler. Ama bunun bir faydası olmadı; Bekir Berk 1 yıl ceza alırken, Fethullah Gülen ve Mustafa Birlik üçer yıla mahkum edildi. Diğerleri ise beraat etti.

Erbakan ve arkadaşları 12 Mart'tan sonra MSP'yi kurdu. MSP kısa zamanda örgütlendi ve ilk seçimde Türkiye'nin üçüncü partisi olmayı başardı.

MSP'den sonra Yeni Asya cemaati en büyük dini gruptu. Fethullah Gülen ise Yeni Asya cemaatinin içinde, adeta bir uçbeyi gibiydi. Gülen, bağımsızlığını ilan etmek için uygun zaman kollayan bir küçük grubun lideriydi. Zübeyir Gündüzalp'in ölümünden sonra Yeni Asya cemaatinin yıprandığını, MSP'nin ise gün geçtikçe güçlendiğini ve siyasi yönden de etkin olduğunu gözlüyordu.

Kafasındaki hedeflere ulaşabilmek için, MSP'nin atak, keskin ve hareketli gençlerine ihtiyacı vardı. MSP'ye yakınlaşmak, uzun vadede Fethullah Gülen için daha yararlı olacaktı. Bu düşünceyle MSP çevresine adamları vasıtasıyla mesajlar gönderdi. Yeni Asya cemaatini eleştirdi, MSP'nin gayretini övdü. Böylece MSP ile Gülen arasında bir yakınlaşma başladı.

MSP'liler bu durumdan memnundu. Çünkü Yeni Asya cemaatini Fethullah Gülen vasıtasıyla bölmek, zayıflatmak mümkündü. Erbakan, kurmaylarına "Fethullah Gülen hocamıza sahip çıkın, onun etrafında bulunun, yardımcı olun" talimatı verdi.

İşte bu yakınlaşmayla Fethullah Gülen'in yıldızı parlamaya başladı. Temelini attığı, alt yapısını oluşturduğu cemaat bir anda hareketlendi. İzmir Bornova Camii'ne her taraftan akın akın insanlar gidiyor, cuma vaazları veren Fethullah Hoca'yı dinliyordu. Vaazdan sonra misafirler, Gülen cemaatine ait dersanelerde ağırlanıyor ve teyp kasetlerinden yine Fethullah Hoca'nın önemli vaazları dinletiliyordu.

Yeni Asya ileri gelenleri Fethullah Gülen ve cemaatini tamamen kopmaması için, Fethullah Gülen'in vaazlarından bazılarını 'Hitap Çiçekleri' adıyla kitaplaştırdı. Fakat istenilen yakınlık kurulamadı.

Bunun üzerine Mehmet Kırkıncı, Mustafa Sungur, Mustafa Bayram gibi ileri gelenler Fethullah Gülen'i ziyaret ettiler. Ama artık kemikleşmiş bir çevre oluşturmayı başaran Fethullah Gülen, kendi hareket tarzında ısrarlıydı. Kemikleşmiş taban MSP'lilerden oluşmuştu. Mustafa Birlik, Kemal Erimez gibi Nurculuğuyla tanınmış güçlü kişiler de Fethullah Gülen'in yanındaydı. MSP teşkilatları Fethullah Gülen cemaatinin gelişmesinde hayli etkindi.

MSP'liler her yerde Fethullah Gülen'in propagandasını yapıyorlardı. MSP'lilere göre, Fethullah Gülen, diğer Nurcular gibi değildi, aslında MSP'liydi ama açıkça siyaset yapmıyordu.

Nurcular arasındaki bölünmelerden yararlandı. Zaman zaman 'yazıcılar'la zaman zaman da 'okuyucular'la davrandı. Nurcu-MHP kapışmasında MHP'den yana tavır koydu.

GÜLEN YENİ ASYA'DAN KOPUYOR

Fethullah Gülen "ortadaki insanlara" MSP'lilerin teşkilatları sayesinde ulaşmayı hedeflemişti.

Nurcular arasındaki bölünmelerden yararlandı. Zaman zaman 'yazıcılar'la zaman zaman da 'okuyucular'la davrandı. Nurcu-MHP kapışmasında MHP'den yana tavır koydu.
Daha henüz dikkate alınmıyordu, yeterince güçlü değildi ama bu yolda sessiz ve derinden ilerlemesini sürdürüyordu. En büyük avantajı, hitabeti, gözyaşı dökmesi, etkileyici yapısıydı. Zaten Yeni Asya cemaati gibi, kendi cemaati de artık kamplara, dersanelere, dergiye, yurtlara, en önemlisi zenginliğe sahipti. Yeni Asyacılar gibi Nurcuların şematik örgütlenmesini kurmuştu. O cemaatten tek farkı, Yeni Asya'yı bir heyet yönetirken, cemaati Gülen tek başına yönetiyordu. O bir yıldızdı.

Bu dönemde Fethullah Gülen devlete yakınlığını da ilan etmeye başladı. 1977'de yurt çapında yapılan Yüksek İslam Enstitüleri boykotunu eleştirdi, "İslam'da boykot yoktur" diye konuşarak boykotu kırdı ve gücünü gösterdi.

MSP'lilerin tam desteğini alan, başka cemaatlerden de taraftar kazandığını gören, maddi ve manevi olarak güçlendiği belli olan ve Yeni Asya cemaatinin özellikle siyasi fanatikliği nedeniyle yıprandığını gören Gülen, artık bağımsızlığını ilan etme zamanı geldiğini anlamıştı. Yeni Asya'yı çok siyasi olmakla, siyaseti hizmetin önüne geçirmekle suçlayıp, cemaatini Yeni Asya cemaatinden ayırdı. Yeni Asya cemaatinden bazı dersaneler de Fethullah Hoca'nın tarafına geçince büyük bir şok yaşandı. Yeni Asya cemaatinde tam bir şaşkınlık hakimdi.

FETHULLAH GÜLEN - ERBAKAN KAPIŞMASI

Fethullah Hoca'nın gözü yaşlı vaazları çok etkili oldu. 1978'de yayınlamaya başladığı Sızıntı dergisi etrafında oluşan beyin takımına sahipti. MSP'lilerin teşkilatlarının desteği de buna eklenince Fethullah Gülen ve cemaati etkili bir cemaate dönüşmeye başladı. Yeni Asya cemaatinden kopan, ama MSP'nin gölgesinde kalan Fethullah Gülen cemaati, bu hamlelerle cemaatler arasında üçüncü sıraya yükseldi. Yazıcılar ve diğer Nurcu gruplar zaman içnde etkinliklerini yitirmiş, çoğu Fethullah Hoca'nın cemaatinde yer almaya başlamıştı.

Fethullah Gülen yeteri kadar güçlendiği inancına varınca MSP'lilikten de kurtulması gerektiğine karar verdi. Yurt müdürlüğü, cemaatin çeşitli kurumlarındaki görevler, dersane sorumlukları gibi çekirdek kadrolar, MSP'li olanların elinden alınıyor ve kendisini Fethullahçı kabul edenlere devrediliyordu.

Çoğu kimse bu dönüşümün farkında değildi. Yapılan değişiklikler 'hizmette nöbet değişimi' olarak sunuluyor ve öyle değerlendiriliyordu.

Fakat bir süre sonra MSP'liler durumu fark ettiler. Bu yüzden ortaya "MSP'lilik-Fethullahçlık" tartışmaları çıktı. 'Nazik' başlayan tartışma giderek sertleşti. Fethullah Gülen 24 Haziran 1980'de yaptığı bir vaazda isim vermeden MSP'yi ve MSP'nin yayın organı Milli Gazete'yi eleştirince, kapalı devre süren tartışmalar açığa çıktı.
Gülen özellikle Orta Asya'da açtığı okullarla dikkat çekti ve bu nedenle ödüllendirildi (altta).

Bu olay, Fethullahçılarla MSP'lilerin ilk gerginliğiydi. Bu sürede Fethullahçılar MSP'lilerin öfkesi

Gülen özellikle Orta Asya'da açtığı okullarla
dikkat çekti ve bu nedenle ödüllendirildi (altta).


ve görülmedik tepkisi yatışsın diye sessiz kalmayı tercih etti. Bu süreç içinde kendilerini bu noktaya getiren MSP'lilerin büyük bölümünü, bazı müridlerini de kaybetti Fethullahçılar. Ama, MSP'lilerin öfkesi ve tepkisi zamanla yatıştı. İki taraf da birbirlerini 'kazanmak' düşüncesiyle hareket ediyordu. MSP yönetimi Fethullah Gülen'e karşı açıktan tavır almamıştı. Erbakan da, açıktan Fethullah Gülen'i hiç eleştirmemişti. Ayrıca ülkedeki gelişmeler bu kavganın açıkça sürmesini de engeller. 12 Eylül askeri darbesi sonucu MSP kapatılır, Erbakan da cezaevine gönderilir.

12 Eylül 1980 darbesinin ilk günlerinde İslamcı çevreler büyük bir korku yaşadı. Fakat çok geçmeden durumun pek de korkulacak gibi olmadığını farkettiler. Darbenin lideri Kenan Evren, neredeyse dini cemaatlerin yapmak istediklerini yapar hale gelmişti.

Evren yurt gezilerinde yaptığı konuşmalarda ayetler, hadisler okuyor, İslamı övüyordu. Darbeciler, cemaatlerin desteği karşılığında okullarda dini eğitimi zorunlu hale getirdiler. Buna karşı Felsefe zorunlu ders olmaktan çıkarılıp seçmeli hale getirildi. Evren'in bu tutumu dini cemaat ve tarikatları rahatlattı. Ortam neredeyse tam aradıkları gibiydi.

DARBECİLER VE CEMAATLER İTTİFAKI

12 Eylül darbecileri de, özellikle Anayasa oylamasına taban bulmak amacıyla, İslamcı çevrelere hoşgörülü davrandılar. Hatta kimi cemaatlerle de doğrudan ilişkiye geçtiler. Nurcuların kimi ileri gelenleri, darbecilerle yakınlık kurmuştu. Erzurum'da bulunan Mehmet Kırkıncı Hoca bunların başında geliyordu.

Mehmet Kırkıncı Hoca, Kenan Evren'e mektup yazarak neler yapılabileceğine dair önerilerde bulunmuş, darbecileri överek dualar etmişti. Mehmet Kırkıncı'nın Demirel'e bağlı Yeni Asya cemaati içinde çok etkili olduğunu öğrenen darbeciler de ona yakınlık gösterir ve özel görüşmelerde kendisine yardımcı olacaklarını söylerler. Kırkıncı Hoca, Fethullah Gülen ile işbirliği yapınca, ortaya büyük bir güç çıkar.

Fethullah Gülen hakkında aranıyor afişleri asılı olmasına rağmen darbecilere tam destek veriyordu. Sızıntı dergisinde askerleri öven başyazılar yazdı. Darbeden bir ay sonra yazdığı 'Asker' ile, daha sonra kaleme aldığı 'Son Karakol' başlığını taşıyan başyazılarda askerlerin 'tepe' bir varlık olduğunu söyleyerek, anadan doğma asker millet olduğumuzu belirtti. Gülen'e göre, asker tam zamanında yetişmeseydi, "Bütün millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı." Ve Gülen 12 Eylül'den günümüze kadar 'ağlayarak' vaazların sürdürdü...

Kaynak: Haberbilgi.com (şubat 2001)



FETHULLAH GÜLEN VE NURCULAR I


FETHULLAH GÜLEN VE NURCULAR II


FETHULLAH GÜLEN VE NURCULAR III


20 Ekim 2011 Perşembe

0 Latife-i Muhabere Kuşağından Haberler


  • Bazen insanlar ekonomiden, siyasetten, haberden ve yaşamlarından sıkılıyorlar. Hayatlarının bu kadar "ciddi" olmasından yakınıyorlar. Bazen muhabbet, bazen geyik yapmak istiyorlar.
  • İŞTE LATİFE-İ MUHABERE KUŞAĞINDAN HABERLER...
  •  
  • Uluslar arası grip federasyonuna müracaat eden kertenkeleler bu sene çıkacak gribe kendi adlarının verilmesini isteyen bir dilekçe verdiler.
  • Patateslerin yamuk yumuk olmasına sinirlenen patates üreticisi nizami bir patates yetiştirmek için olayı yargıya taşımaya hazırlanıyor.
  •  Sabunsuz temizlik konusunda şüpheleri olan ev hanımları canlı yayında Hacı Şakir'in mirasçılarıyla hararetli bir tartışmaya girdiler.
  •  Uçaktan atladıktan sonra paraşütü açılmayan vatandaş tahmin edileceği üzere feci şekilde öldü.
  •  Son model arabası çizilen mirasyedi genç olaya pozitif yaklaşarak "pasta cila yaptırırız ne var yani?" dedi.
  •  Kamyon kasası imalatçıları birliği yaptığı açıklamada kamyon arkası yazılarıyla kendilerinin bir ilgisi olmadığını bildirerek vatandaştan bu konuda sağduyulu olmalarını istedi.
  •  "Bugün de akşam oldu" diyerek efkârlanan vatandaş efkârını karısını döverek dağıtmaya çalışıyor.
  •  Havaların serin gitmesine en çok üzülenlerin pencerelerin kapalı tutulmasından dolayı hırsızlar olduğu yapılan araştırmada ortaya çıktı.
  •  Burnunu karıştıran ilkokul öğrencisi öğretmeni tarafından feci şekilde dövüldü.
  •  
  •  Uzaylıların kendisine dünürcü olarak geldiğini iddia eden emekli vatandaş "Benim uzaylıya verilecek kızım yok!" dedi.
  •  "Zamanında beni kimler istemedi" diyen kız kurusunun yalan söylediği babaannesinin yaptığı şok itiraflarla ortaya çıktı.
  •  Kuzeyden güneye doğru uzanan dağ silsilesi bütün amacının batının şerrinden doğuyu korumak olduğunu söyledi.
  •  Peygamber olduğunu iddia eden bir şahıs; "Ben böyle bir peygamber göndermedim!"diyen şahsı bıçaklayarak suç aletiyle karakola teslim oldu.
  • Dürbünüyle komşularının evini takip ediyor şikâyetiyle gözaltına alınan röntgencinin ilk ifadesinde bakar kör olduğu anlaşıldı.
  •  Uzun zamandır ekranlarda görmeye alıştığımız televizyon yıldızı fazla göze çarpmayı sevmediğini söyledi.
  •  Diş fırçası yerine traş bıçağını ağzına sokan şaşkın vatandaş dilinde biten tüyleri traş etti.
  •  Kavun alır gibi kız almaya çalışan damat adayı soluğu karakolda aldı.
  •  Son nefesinde etrafındaki dört gözle ölmesini bekleyen mirasçılarına çomak sallayan vatandaşın elleri öylece kalakaldı.
  • Kefen parası bulamayan ceset hortlayarak cenaze levazımatı satan dükkânda maddi zarara sebebiyet verdi.
  •  Bir daha yalan söylemeyeceğini açıklayan Pinokyo'nun bu esnada burnunun uzadığı gözlemlendi.
  • Balon haberler yaparak geçimini sağlayan gazeteci toplu iğne lakaplı başka bir gazeteciyi işlerime engel oluyor diye mahkemeye verdi.
  • Ganyan bayisinde kalp krizi geçirerek ölen şahsın cenazesi çim pistinde yapılacak olan yarış sonrası Veliefendi Hipodromundan kaldıracak.
  •  Ankara pavyonlarında şarkı söyleyerek geçimini sağlayan Ankaralı Şevket'in aslında Çorumlu olduğu anlaşıldı.

29 Eylül 2011 Perşembe

0 Midyat Shmayaa Butik Hotel


1600 yıllık muhteşem ve çok özel bir konağın restore edilerek, ortaya çıkarılmış birçok odasından, tarihin ve yılların yıpratamadığı o kendine has taş oyma işçiliğinin, en güzel örneklerinden 18 i misafir odası olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca terasta yöreye özgü 3 adet üzeri cibinlikli açık hava geceleme imkanı veren, konsept odalar yapılmıştır.
Shmayaa Hotel, Midyat gümüşçüler çarşısının hemen üzerinde Süryani Mahallesinde ve kiliselerin tam ortasında yer almaktadır.
Hotelimiz de 60 kişilik kapalı ve 60 kişilik açık restaurantımız mevcut olup, yöre yemeklerini tadabilir ve avluda bulunan barımızda, yöreye has Süryani şaraplarını yudumlarken, muhteşem gün batımının tadını çıkarabilirsiniz.
SHMAYAA butik otel BEDRİ SİNCAR tarafından ilçeye kazandırılmıştır.
Halihazırda bir açık hava müzesi niteliğinde olan MARDİN-MİDYAT ilçesindedir.
Kendine özgü mimarisi ile ‘midyat taşı’ işçiliğinin en güzel örneklerini farklı büyüklüklerdeki 18 odasında ve 3 yazlık taht odasında ayrı ayrı sunmaktadır. 1600 yıllık geçmişi ile farklı dil ve dinlerdeki tüm insanları kardeşçe karşılamaktadır.
Taş işçiliği kadar önemli gümüş telkari sanatını ve süryani şarabını özenle restore edilmiş ilçeyi gezerken tanıma fırsatınız olacaktır.
Otelimiz bünyesinde organize edebileceğiniz günübirlik mesafedeki tarihi turlar sizi büyülemeye yetecektir.







14 Eylül 2011 Çarşamba

0 Ergenekon Belgelerinde Fethullah Gülen ve Cemaat - Nedim Şener


Ergenekon Belgelerinde Fethullah Gülen ve Cemaat - Nedim Şener
Cemaat mi?, Hareket mi, Örgüt mü?
Faethullah Gülen Hareketi (FGH), Gönüllüler Hareketi (GH), F Tipi yapılanma ya da Fethullahçılar ne derseniz deyin, cemaatin en önemli sorunu şeffaflıktır.
Demokrasilerde –yasalara aykırı olmadığı sürece- hiç kimse, kimsenin örgütlenme hakkına karışamaz ve herhangi bir hareket veya faaliyet etrafında toplanmasına engel olamaz.
Fethullah Gülen 10 bin kilometre uzaktan Pensilvanya’dan yaptığı “Elimde olsa mezardan ölüleri kaldırıp evet oyu verdirirdim.” açıklaması ile Türkiye’de Anayasa değişikliğinin kaderi değişebiliyorsa, ne kendisi ne de cemaati şeffaflık taleplerine kayıtsız kalamaz. Çünkü o artık bir ülkenin kaderi üzerinde etkisi olacak noktaya gelmiş demektir. Demokrasi üzerinde yeni bir ‘vesayet’ kurumu mu yoksa bir iyilik hareketi mi olduğuna şeffaflaştıkça karar verilecektir.
IHH’nın Gazze’ye götürdüğü yardım gemisi konusunda “Yardımı götürmeye kalkışmadan önce İsrail ile gerekli görüşmelerin yapılması gerekirdi.” diyerek Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin açıklamalarının tersine tavır alıyorsa bu gücü nereden bulduğunun bilinmesi gerekir.
“Bu işte bir Gatakulli” var diyerek henüz kesinleşmemiş Ergenekon davası hakkında hüküm açıklıyorsa eleştirilere de açık olması gerekir.
Bu kitap, Ergenekon iddianamelerinin ek klasörleri içinde yer alan MİT, polis ve jandarma raporlarına dayanıyor. Şeffaflık taleplerine kayıtsız kalan cemaatin işleyişini resmi belgelere dayalı olarak anlatıyor. Belgeler doğruysa neden şaffaf olamayacağı konusunda da cevap niteliği taşıyor.
Çoğu istihbarat raporları olan bu belgeler son günlerdeki tartışmalar ışığında okunduğunda daha da önem kazanıyor.

Fileserve
http://www.fileserve.com/file/5Z7ywVV/Ergnkn-Cmt-By-GizemLi.rar

Rapidshare
https://rapidshare.com/files/3748064861/Ergnkn-Cmt-By-GizemLi.rar

0 Devrimci Halk Dergisi Arşivi



Devrimci Halk Hareketi tarafından yayınlanan Devrimci Halk dergisi arşivine aşağıdaki linkten ulaşılabilirsiniz.

9 Eylül 2011 Cuma

0 Dünyanın En Gizemli 10 Nesnesi


İnsanoğlu her ne kadar uzaya çıksa da bundan binlerce yıl öncesine ait bazı nesnelerin üzerindeki esrar perdesi hala aralanamıyor. İngiliz bilim ve teknoloji dergisi Focus da son sayısında bugünün teknolojisiyle bile üretilmesi zor olan gizemli nesnelerden bazılarını tanıttı…

Geleceği gören harita
Coğrafya ve harita uzmanı ünlü Türk denizci Piri Reis’in 1513′te çizdiği Afrika, Amerika ve Güney Kutbu’nu gösteren harita, ortaya çıkarıldığı 1929 yılında ortalığı karıştırdı. Çünkü Güney Kutbu’nun keşfi, haritanın çizilmesinden çok sonra, yani 1818′de gerçekleşmişti. Dahası, Piri Reis’in haritası, kıtanın buz altında kalmış sahil kesimlerini de gösteriyordu. Ancak kıta üzerindeki buzlar, haritanın çizilmesinden tam 6 bin yıl önce erimişti.
 
2000 yıllık pil
Alman arkeolog Wilhelm Konig tarafından 1938′de Irak’ın başkenti Bağdat’ın yakınlarında bulunan 2 bin yıllık pil, bilim adamlarını şaşkına düşürdü. Konig, 13 santimetre boyundaki toprak bir kabın içine monte edilmiş bir bakır silindir, onun etrafındaki demir çubuk ve testinin ağzını kapatan asfalttan oluşan bu nesneyi “dünyanın en eski pili” olarak tanımladı. Pilin 2 volt enerji ürettiği saptanırken, 1800′lü yularda modern pili icat eden Alessandro Volta adlı İtalyan kontunun da şöhretine gölge düştü.
 
Antik çağ bilgisayarı
1900 yılında Girit açıklarındaki bir batıkta araştırma yapan bilim adamları ilginç bir cisme rastladı. Tahta bir muhafazanın içine yerleştirilmiş bir dizi bronz dişliden oluşan bu garip nesnenin kasası, yüzeye çıkarıldığı anda dağıldı ve cihazın içindeki karmaşık yapı ortaya çıktı. Yapılan çalışmaların ardından, bu aygıtın Ay, Güneş ve diğer gezegenlerin konumlarını hesaplamak ve istendiği anda bunların pozisyonlarına yönelik tahminlerde bulunmak için geliştirildiği anlaşıldı.
 
Kristal kuru kafa
Maya dönemine ait 1000 yıllık bu kristal kuru kafa, tek bir blok kristal üzerine oyma olarak yapılmış. Nasıl yapıldığı hala anlaşılamayan kuru kafanın altından tutulan ışık, doğrudan göz çukurundan yansıyor. Bu teknolojinin bugün bile mümkün olmadığı söyleniyor.
 
Generalin kemer tokası
M.S. 300′lü yıllarda ölen Çinli general Çou Çou’nun mezarında 1956 yılında bulunan kemerin tokası, yüzde 85 oranında alüminyumdan yapılmış. Ama doğada sadece bileşik olarak bulunan alimünyumun diğer maddelerden ayrıştırılarak tek bir madde olarak kullanılabilmesi ilk kez 19. yüzyılda mümkün olmuştu.
 
1000 yılda yapılan kent
Pasifik Okyanusu’ndaki Mikronezya adası yakınlarına kurulu antik Nan Madol kentinin inşası, M.Ö 200′de başladı ve 1000 yıl sürdü. 250 milyon tonluk dev bazalt bloklar kullanılarak yapılan bu kent, 100 yapay adayı kanallarla birbirine bağlıyor. Bu kadar bazaltın bölgeye nasıl getirildiği ise hala sır.
 
Uzaylılar için iniş pisti
Peru’nun Pampa sahilindeki 450 kilometrekarelik alan üzerine çizili motifler, M.O. 300 üe M.S. 600 arasındaki dönemi kapsayan hayvan ve bitki şekillerini resmediyor. Nazca medeniyeti tarafından yapıldığı düşünülen bu garip motiflerin, uzaylılar için bir iniş pisti vazifesi gördüğü öne sürülüyor.
 
Concorde’un atası
M.Ö 200′de yapıldığı sanılan bu nesne, 1898 yılında Mısır’da bir lahitte bulundu. Ancak gerçek uçaklar icat edilene kadar ne olduğu konusunda kimse bir fikir beyan edememişti. 1972′de arkeolog Halil Mesiha bunun bir model uçak olduğunu, mükemmel bir aerodinamiğinin bulunduğunu ve kanatlarının Concorde’u andırdığını iddia etti.
 
Kayaya gömülü çekiç
Tahta sap ve demir tokmaktan oluşan bu çekiç, 1936′da Teksas’ta 400-500 milyon yıllık bir kayanın içine gömülü olarak bulundu. Modern bir aletin tarih öncesi bir kaya kütlesinin içine nasıl girdiği bir yana, çekiçte kullanılan demirin günümüz demirlerinden bile saf olması bilim adamlarını hayrete düşürdü.
 
Harçsız taş set
Peru’nun Cusco bölgesindeki bir İnka kalesinin etrafını 360 metre boyunca zikzak yaparak saran 9 metrelik setlerin yapımında, tanesi 300 tona varan kireçtaşı blokları kullanılmış. Ancak hiç harç kullanılmamasına rağmen bu kayalar, arasına bıçak bile sokulamayacak kadar mükemmel yerleştirilmiş..

1 Eylül 2011 Perşembe

0 Güneş Hasankeyf’e Doğar, Dicle’de Parlar

Güneş Hasankeyf’e Doğar, Dicle’de Parlar
Dicle Nehri’nin kenarında kurulan ve ilk insanlara ev sahipliği yapmış Hasankeyf, günümüzde bu tarihi heybetini tüm ihtişamıyla devam ettirmektedir.

Mezopotamya'nın kuzeyinde yer alan Hasankeyf dünyanın en eski yerleşimlerinden biridir. Uygarlığın beşiğini sarıp sarmalamış olan Dicle Nehri’nin kenarında kurulan ve ilk insanlara ev sahipliği yapmış Hasankeyf, günümüzde bu tarihi heybetini tüm ihtişamıyla devam ettirmektedir.
Batman–Midyat karayolunun ortasında bulunan bu iki merkeze de yaklaşık yarım saat mesafede bulunan Hasankeyf tarihin en eski antik şehirleri arasındadır. Uygarlığın merkezi ve doğa harikası olan Hasankeyf, Dicle Nehri’nin en sığ ve kolayca geçilebilen, derin, dar ve heybetli kanyonların yardığı iki dağ arasında tekparça bir ana kaya üzerinde kurulmuştur. Kalkerli yapısından dolayı burada kolayca yontulabilen mağaralar tarihin ilk insanlarına ev sahipliği yapmıştır.
Hasankeyf’e ilk yerleşimler üretim öncesi neolitik çağa dayanır. Bu ise takriben M.Ö.  10.000‘lere tekabül etmektedir. Hasankeyf’e ilk yerleşmeler olurken burada yaşayan insanlar hayatlarını avcılık ve toplayıcılıkla idame ettirirlerdi. Buzul devri bitince nehrin verdiği imkanlardan yararlanılarak tarım süreci başlamıştır. Arkeolojik kazılar sonucu meydana çıkarılan tahıl taneleri buranın  tarihin en eski tarım ve yerleşim alanlarından biri olduğunu kanıtlamaktadır.

Hasankeyf; Hurri, Mittani, Asur,Sümer, Akad, Urartu, Med, Pers, İskit, Babil, İskender,Roma,Bizans,Sasani İmparatorlukları ve İslam  devletleri hakimiyetinde  uzun soluklu bir tarih geçirmiştir.

Diğer taraftan isminin menşeii hakkında da bu çoklu hakimiyet evresinin etkileri kendisini hissettirir. Süryani kaynaklarında “Hesna Kepha” veya “Hesna de Kepha”, eski Ermenice’de “Kentzy” , ortaçağ İslâm kaynaklarında ise burası için yaygın olarak “Hısn Keyfa” ( كيفا حصن ) adının kullanıldığı görülür. “Hısn”( حصن ) kelimesi Arapça kökenli olup “kale” anlamına gelmektedir. “Keyfa”( كيفا ) kelimesinin ise “kaya” manasına gelen Süryanice kökenli “kifo”dan türediği tahmin edilmektedir. Dolayısıyla “Hısn Keyfa” Türkçe “kaya kale” anlamını taşımaktadır. Şehirdeki kalenin, yüz metre yüksekliğindeki yalçın ve yekpare bir kaya kütlesinin üzerine kurulması sebebiyle bu adı aldığı tahmin edilmektedir. Ayrıca  aşağıda  Şeref  Han ve Katip Çelebi’nin eserinde geçen hikaye bu anlamda ilgi çekicidir; Kalenin kurucusu ve hükümdarı yönetimi zamanında ,Arap ileri gelenlerinden Hasan adında bir kişiyi yakalayıp, kalenin hapishanesine atmıştı. Hapishane günleri uzayıp da Hasan helaka yüz tutunca ve kendisinden ne istendindiği öğrenemeyince hükümdara şu haberi gönderdi: “Ben artık helaka yüz tuttum; birkaç saatten başka ömrüm kalmadı, hükümdardan ricam bana ufak bir fırsat versin ,daha önce birlikte getirdiğim atıma bineyim ; bir saat at sırtında kalede dolaşıp  sahip olduğum atılganlığı ve at binmemdeki hünerimi hükümdarın gözleri önüne sereyim , ondan sonra ,hayatımı bağışlamak yada beni ortadan kaldırmak hususunda hükümdarın işaretine bağlı olacağım”. Bunun üzerine hükümdar onun bu isteğini ve arzusunun gerçekleştirilmesini olumlu karşılayarak atının hazırlanmasını emretti; at hazırlanınca binmesine izin verdi. Hasan hemen ,ansızın çakan bir şimşek gibi atın sırtına atladı  ve kalenin içinde koşarak hükümdarın dikkatini çekmeye başladı. Sonra ansızın atını sert bir şekilde mahmuzladı sıkıştırdı ve yüksekliği  150 mimar ziraından (100 m. kadar) fazla olan kalenin şerefesinden(burç) tehlikeli bir atlayışla Dicle nehrine atladı. Kalenin dibinden geçen Dicle sularının dalgaları arasına düştü. Fakat atın karnı parçalanınca Hasan yüzmeye başladı ve sonunda sahille ulaştı. Denilir ki; Hasan gözlerden kaybolduğu zaman sesler, “ Hasan keyf”(Hasan nasıl,Hasan ne yaptı) diye bağırmışlar. Böylece Hasankeyf isminin bu hikayeden geldiği söylenir. Ve o günden beri bu isim kullanılagelmiştir.


Hasankeyf’in değerli kılan unsurlar şüphesiz ki Artuklu, Eyyubi ve Akkoyunlu dönemlerine ait kültürel mimari değerlerin varlığıdır. Kümbetlerin emsalsizlerinden olan, Zeynel Bey Türbesi   bölgede sırlı tuğlanın kullanıldığı ilk yapı olma özelliği taşır.  Türbenin mimari yapısı da bölge için yenidir. Timur İmparatorluğu'nun başkenti olan Semerkant’a doğmuş olan bu tarz, İran'ı aşarak buralara kadar uzanmıştır. Hasankeyf'in doğusuna ya da batısına yapılacak bir yolculuk bu tür yapıların 15. yüzyılda İstanbul'a kadar uzandığını gösteriyor. Yetenekli zanaatkarların bu dönemde doğudan İran'dan Anadolu'ya doğru yolculuklar yaptıkları, eserler ürettikleri biliniyor. Bu ilişkileri anlamak ve analiz etmek, kayıp unutulmuş kültürel bağlantıların yeniden keşfedilmesi adına çok önemli adımlardır. Hasankeyf köprüsü 40 metrelik orta kemeriyle ünlüdür. Köprünün kalıntıları tasarımının incelikli detayları hakkında fikirler vermektedir. Büyük nehirler üzerine tek açıklıklı köprü yapma geleneği, 16. yüzyılın ortalarında Bosna'da Mostar Köprüsü'nün inşasında da tekrarlandı. En önemli eserlerinden birkaçı ise el-Rızk Camii, Kızlar Camii(Türbesi)  ,Sultan Süleyman Camii’dir. Şehre hayat veren ise dört bir yanını saran yaklaşık iki bin civarında mağaranın varlığı ve bilhassa kaleye çıkmak için kendini misafirlere amede eden  taşlı merdiven yollarıdır. Bu yollar ki içinden  geçerken Dicle size bütün parlaklığıyla  göz kırpar  anımsatır sizlere tekrardan tarihin mazisini.



Bibliografya

BAŞGELEN,Nezih ,Hasankeyf ve Dicle Vadisi,  2006

HASPOLAT Evren, Hasankeyf Tarihi; Tarihi Eserleri,Yasal Konumu ve Geleceği

MIYNAT,Ali, Bir Ortaçağ Kenti Hasankeyf, Yüksek Lisans Tezi, Muğla 2008

ŞEREF HAN, Şerefname,( Farsçadan Çev.Mehmet Emin Bozarslan), İstanbul 1990.

YURTTAŞ,Hüseyin, Hasankeyf Yapılarının Sanat Tarihimizdeki Yeri, Doktora Tezi Erzurum 1991

ZENGİN, Burhan,Hasankeyf Tarihi ve Tarihi Eserleri,Ankara 2004

www.hasankeyf.gov.tr