Pages

31 Temmuz 2011 Pazar

0 İntihar Eden Yazarlar ve Son Notları

Hakikat kapısını aralayamamış bir çok düşünür, yazar, şair; çıkmaza düşünce hakikat arayışına girmek yerine, daha kolay yolu yani intiharı seçmiştir. Bu yazarların son notları ilginçtir



Heinrich Von Kleist: Bir sonbaharda Wannsee nehri kıyısında tabanca ile önce sevgilisini ardından kendini öldürdü. İntihar mektubunda şunları söyledi. 'Yeryüzünde artık öğrenip edineceğim hiçbir şey kalmadığı için ölüyorum. Elveda! '



Ernest Hemingway:
Hayatının sonlarına doğru herşeyin boş olduğuna dair fikirleri oluştu. 62 yaşında babası ve annesi gibi av tüfeği ile kendini vurarak yaşamına son verdi. Nobel ve Pulitzer Ödülü sahibiydi.




Romain Gary: Dünya çapında tanınan bir yazardı. Eski jean seberg'de tutkuyla bağlıydı.Eşinin ölümden bir yıl sonra 65 yaşında Paris'te yaşamına son verdi. Ardından bıraktığı notta 'çok eğlendim. hoşçakalın ve teşekkürler' yazıyordu.



Sadık Hidayet: İran edebiyatının önde gelen kaleminden biriydi. Daha önce bir kez intihara teşebbüs eden Hidayet'in ölümünü arkadaşı şöyle anlatır;'Paris`te günlerce, havagazlı bir apartman aradı, ve buldu. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanıbaşında yerde duruyordu.'


Yukio Mişima:
Japon edebiyatının önemli kalemlerinden. Eşcinseldi. Aykırı yaşamı tepkilere neden oluyordu. 44 yaşında Hara - Kiri yaparak intihar etti.



Stefan Zweig: Avusturyalı yazar. Yahudi asıllı yazar, Hitler'in dünya düzeninin kalıcı olmasından duyduğu korku ve karamsarlık sonucu girdiği bunalımdan kurtulamayaıp 61 yaşında karısıyla beraber intihar etti.




John Kennedy Toole: ABD'li yazar.Kitabının yayıncılar tarafından basılmaması sonucunda depresyone girdi ve 39 yaşında intihar etti.Ölümünden sonra kitabı basıldı Pulitzer Ödülü'nü kazandı

Kurt Tucholsky: Alman gazeteci ve yazar. Özel yaşamında geçirdiği çalkantılı dönemler, faşist Almanya'nın gidişatından duyduğu üzüntüler sonucunda bunalıma girdi ve 35 yaşında hayatına son verdi.

Robert E. Howard: Amerikalı yazar 'Conan' başta olmak üzere pek çok çizgi kahramanın yaratıcısıydı. Annesinin ağır hasta olduğunu öğrenince bunalıma girdi. Ona olan düşkünlüğü ondan sonra bir hayat yaşamasına izin vermeyecek kadar büyüktü. Annesinin ölümünü görmemek için 30 yaşında intihar etti. [color="red"]Son sözleri şunlar oldu: ' her şey olup bitti, ölüleri yakacak odunların üstüne yatırın beni, ziyafet sona erdi, söndürün kandilleri...' ^

Virginia Woolf: İngiliz edebiyatının en önemli kadın yazarıydı.Feminist çıkışları ile dikkat çekti Bir görüşe göre üvey babasının oğlunun tacizlerine dayanamayıp intihar etti. Buhranını şu sözlerle anlatır: 'Yaşamak neden böyle içler acısı, neden bir uçurumun yanıbaşından geçen daracık bir yol gibi"

Beşir Fuad: Ataistti. Kaderin insanın elinde olduğunu kendisine kanıtlamak için bileklerini keserek intihar etti. Öldüğünde 45 yaşındaydı.

Osamu Dazai: Japonların önde gelen edebiyatçılarındı.Hayatını esrarkeş, veremli ve alkolik biri olarak geçirdi. Birkaç kez intihar etmeye kalkıştı. Dazai, 1948’de metresiyle birlikte suya atlayarak intihar etti.

Jack London: Tüm zamanların en çok okunan romancısı olarak kabul edilir.'Dişisine kötü davranan tek hayvan insandır' sözünün sahidir.Yazdığı kitaplardan çok para kazanmasına rağmen 40 yaşında ilaç içerek yaşamına son verdi.

İlhami Çiçek: 'Yalnız Hüznü vardır, Kalbi olanın' dizeleri ile buhranını anlattı. 29 yaşında balkondan atlayarak intihar etti.

Zafer Ekin Karabay : Akademisyendi. Üniversitedeki odasında kendisi asarak intihar etti. Tek kitabı ölümünün ardından yayınlandı. ' Hayatın neresinden dönülse kardır' dizeleriyle bir veda mektubu bıraktı.

Arthur Koestler : Kanser olduğunu öğrendikten sonra hastalığın kendisini yavaş yavaş öldürmesine tahammül edemedi ve yaşamına son vermeye karar verdi.Bu kararında eşi kendisi yalnız bırakmadı ve 82 yaşında eşiyle beraber hayatına son verdi.

Sadullah Paşa: Babı-ali'nin sıkı kalemlerindedi. Viyana sefiri iken, ecnebi bir kadınla yaşadığı yasak aşkın duyulması sonucu bunalıma girip intihar etti. Tarihi Sadullah Paşa yalısının sahibiydi.

Ziya Gökapl: 27 yaşında tabanca ile intihara teşebbüs etti. Ölene kadar kafasındaki kurşunla yaşadı.

Cesare Pavese: İtalya'nın önemli edebiyat ödüllerinden Strega Ödülü'nü aldığı yıl bir otel odasında bir kutu uyku hapı alarak intihar etti.Öldüğünde 45 yaşındaydı.

Eleanor Marx: Marksizimin babası Karl Marx`ın en küçük kızıydı.Nikahsız yaşadığı adamın gizlice bir oyuncu ile evlendiğini öğrenince bunalıma girdi.Sevgilisinin temin ettiği hidrojen siyanürü içerek intihar etti. Elenor öldüğünde 45 yaşındaydı



Tadeusz Borowski. Rus yazar 1950 yılında Ulusal Edebiyat Ödülü'nü aldı. 1951 yılında gaz sobasından, gaz solumak suretiyle, 28 yaşında intihar ederek yaşamına son verdi.

30 Temmuz 2011 Cumartesi

0 Eski Dünyanın Orduları Kısa Filmi

Bağımsız Türk bilimkurgu filmi “Eski Dünyanın Orduları”nın, Haziran’daki gösteriminden önceki son fragmanı yayınlandı. Dublaj yönetmeni Aziz Acar ve seslendirme sanatçısı Zeki Atlı’nın destekleri ve katkılarıyla içeriği daha da güçlenen 30 dakikalık film, Haziran’ın son haftası bedava olarak sitesinden yayınlanacak.
2 öğrencinin hiçbir sponsor ve maddi destek olmadan çektiği film, tarih ile geleceği harmanlayan hikayesi ile ilgi uyandırıyor. Daha önce hiçbir Türk filminde olmadığı kadar görkemli görsel efekt sahneleri içeren film; hikayesi, müzikleri, kostümleri, savaş sahneleri ve daha birçok özelliği ile izleyicilere Türk sinemasında alışık olmadığımız bir deneyim yaşatacak.
Fragmanları, resmi sitesi www.eskidunyafilm.comda yayınlanan filmin yönetmeni İsmail Kemal Çiftçioğlu, görüntü yönetmeni Cezmi Kardaş, oyuncuları ise Tuncay Çakmanus, Çilem Özel ve İsmail Kemal Çiftçioğlu.

Film hakkındaki en son haber ve gelişmeler resmi sitesinden ve Facebook sayfasından takip edilebilir.

Filmden Görüntüler

0 Muhammed Ali'nin 5 Zafer Sırrı

Muhammed Ali’nin uzun bir giriş paragrafına hiç mi hiç ihtiyacı yok. Bir amatör olarak Olimpik madalyayı kazandı. Ardından üç kez Dünya Ağır Sıklet şampiyonu oldu. 1999’da BBC tarafından yüzyılın sporcusu ilan edildi. Peki, bu muhteşem spor adamından...

 Yumruklarıyla Başaran Adam Muhammed Ali’nin 5 Zafer Sırrı
Henrik Edberg
 Bence Muhammed Ali’nin uzun bir giriş paragrafına hiç mi hiç ihtiyacı yok. Bir amatör olarak Olimpik madalyayı kazandı. Ardından üç kez Dünya Ağır Sıklet şampiyonu oldu. 1999’da BBC tarafından yüzyılın sporcusu ilan edildi. Peki, bu muhteşem spor adamından, tüm zamanların en iyi boksöründen biz ne öğrenebiliriz? İşte yumruklarıyla, sadece rakibin oluşturduğu duvarları değil, zihinlerimizdeki duvarları da yıkan Muhammed Ali’nin, kendi sözlerinden faydalanarak derlediğim 5 başarı sırrı:

1-    Risk al
“Risk alacak cesareti olmayan kişi, hayatta hiçbir şey başaramaz.”

İstediğinizi elde etmek için, risk almak zorundasınız. Bu elbette zaman zaman korkutucu olabilir. Bu korkuyu yenmek için ilk adımı nasıl atabiliriz ve nasıl risk alabiliriz? Bu konuda basit bir çözüm önerim yok maalesef. Ama size ufak birkaç tavsiyem olabilir:

Gerçekten ama gerçekten iste: Bir şeyi gerçekten ve derinden istediğiniz zaman, engelleri aşmada kullanacağınız içsel direnç gücünüz artacaktır. Başarmaya motive olduğunuzda, alacağınız riskin korkutucu yüzü, sizin başarma arzunuz yanında küçük kalacaktır.

Kendine sor: “En kötü ne olabilir?”: Risk aldığımızda çok kötü şeyler olacağına yönelik kafamızda negatif fantaziler, kocaman canavarlar yaratırız. Ama korktuklarımızın %90’ı gerçekleşmez. Endişelerinizin, gerçek hayatta şimdiye dek başınıza gelenlerden ne kadar büyük ve abartılı olduğunu kendinize hatırlatırsanız, zamanla kaygılarınızın azalıp hafiflediğini göreceksiniz.

Kendini sonuçtan isole et: Risk almanız gerekiyorsa, o an için sonucu düşünmeyin ve yapacağınız şeye odaklanın. Böylece kendi üstünüzde daha az baskı ve kaygı oluşturursunuz. Performansınız yükselir, başladığınız işten daha iyi sonuç alırsınız. Çünkü tüm dikkatiniz o işe yoğunlaşmıştır ve kendi yarattığınız negatif düşünce ve şüphelerden yakanızı kurtarmışsınızdır.



2-    Kendini sabote etmekten ve içsel engeller yaratmaktan vazgeç
“Seni yoran tırmandığın dağ değil, tırmanırken omuzlarında taşıdığın çakıl taşlarıdır.”
Bazen kafamızda öyle düşünceler yaratırız ki, bunların bizi ne denli engellediğini, önümüzde nasıl aşılması güç yığınlar oluşturduğunu fark etmeyiz bile. Beynimizde ilmik ilmik örülen kördüğümün gerçek olduğuna inanırız. Burada ılımlı bir perspektif kazanmak için kendinize şunu sorun: “Olabilecek en kötü şey nedir?” Bundan sonra, bu en kötü durum senaryosunun gerçekleşmesi halinde uygulamak üzere bir plan yapın.
Bir diğer yöntem de, en “doğru” olduğunu düşündüğünüz neyse, mümkün mertebe onu yapmaya çalışmaktır. Niçin? Çünkü bu durumda kendinizi doğru şeyleri yapan ve dolayısıyla da iyilikleri hak eden bir kişi olarak görürsünüz. Kendi kendini sabote etme, genellikle istediğinizi elde etmeye hakkınız olmadığı fikrinden kaynaklanır. Hal böyle olunca, kendinizi arzuladığınız başarı noktasının gerisine çekmek için önünüze duvarlar örmeye başlarsınız. Bundan kurtulmanın yolu, “doğru” olandan şaşmamak, böylece hedefinizi hak ettiğinize kendinizi ikna etmektir.



3-    Olumlu bir iç ses geliştir
“Ben en iyisiyim; bunu öyle olduğunu öğrenmeden önce de söylüyordum.”
Sürekli kendinizle ilgili negatif düşünceler içindeyseniz, hedefinize ulaşmak hem acı verici hem de bir anlamda imkansız olacaktır. Olumlu bir iç ses geliştirmek hayati önem taşır. Öncelikle zihninizden geçen düşüncelerin kalitesini görüp, negatif düşüncelere güçlenmeden “dur” demeyi bilmelisiniz. İç sesiniz bulaşıcıdır; kendi kendinize söylediğiniz şeyler hissettiklerinize de yansır. Hatta bazen iç ses, yüksek sesle söylediğiniz şeyleri de bastırarak onlardan daha tesirli olur.   
İletişimde bir sosyal geri besleme döngüsü vardır. Siz kendinizi nasıl görüyorsanız, insanlar da bir süre sonra size öyle davranmaya başlarlar. Mesela kendinize saygı duymuyorsanız, diğerlerinin size saygı duymasını bekleyemezsiniz. Olumlu iç ses geliştiren bir kişi ise özgüveni yüksek ve pozitif biri olarak algılanacak, kendisine de öyle davranılacaktır. Sürekli karamsar olan ve kendi kendinden şikayet eden bir kişi, insanları zamanla kendinden uzaklaştıracak, kimse onunla vakit geçirmek istemeyecektir.
Görülüyor ki, sosyal iletişim döngüsü, gün içinde söyleyip de inanmadığımız şeylerle değil, kendimiz hakkında ne düşündüğümüzle ilgilidir. Bu yüzden, bir önceki maddede olduğu gibi “doğru” olan neyse onu yapmak zorundayız; çünkü gerçek yaşam tecrübelerimiz, kendimiz hakkında ne hissettiğimizi, dolayısıyla iç sesimizin niteliğini belirler.



4-    Hiçbir şeyi fazla büyütme
“Boks sadece mesleğim. Çimenler uzuyor, kuşlar cıvıldıyor, dalgalar sahili dövüyor. Ben de insanları yumrukluyorum.”
Böyle düşünerek pozitif bir öz-benlik imajı oluşturabilirsiniz. Ama unutmayın ki, aşırıya kaçmamak, egoyu şişirmemek, küstah ve kibirli olmamak gerek. Kendiniz dışındaki güzelliklere kayıtsız kalmayın, yaşamın muhteşem dengesini hissedin, sadece benliğinizi düşünerek kendi içinizde kaybolmayın.
Diyelim ki ben çok okurum olduğu yönünde yüksek bir ego oluşturdum. Bir süreliğine kendimi iyi hissederim. Fakat er ya da geç egom öyle şişer ki, benim zararıma işlemeye başlar. Kendimi öyle yükseklerde görürüm ki, insanlar söylediğim bir şeyi sorguladığında kendimi son derece kaygılı ve tehdit altına hissederim. Çünkü abartılı bir öz-imaj oluşturmuşumdur. Bunun yerine abartılı değil ama pozitif ve tutarlı bir öz-imaj oluşturup, aynı zamanda faydalı yazılar yazmak, bir sürü okura sahip olmak da mümkündür.
Bir şeyin zor olduğunu düşünürseniz, öyle olmasa bile bir süre sonra gerçekten zor ve karmaşık bir hal alır. Yeniden beyninizde canavarlar besleyip büyütmeye başlarsınız. Egonuz bir yandan bu işin büyük ama çok büyük bir iş olduğunu söyler; çünkü bu aynı zamanda onu yapacak olan sizin de büyük ama çok büyük olduğunuz anlamına gelir. Başta keyif alabilirsiniz, ama bu his zamanla içsel bir baskı oluşturur ve yaşamı sizin için daha güç ve keyifsiz bir hale sokar.   



5-    Başarı için duygusal kaldıracını kullan
“Yenilginin ne olduğunu bilen insan, ruhunun dibe vurmasıyla birlikte kazanmak için ihtiyaç duyduğu gücü toplayarak yeniden yükselir.”
Şu an bu yazıyı okuyor ve kişisel gelişim adına bir şeyler yapıyorsanız, muhtemelen bir şeyleri değiştirme derdindesiniz. Ya da dibe vurdunuz ve güçlenip yükselme çabaları içindesiniz. Muhammed Ali’nin dediği gibi, dipte yükselmek için gerekli kuvvet ve enerjiyi bulacaksınız.
Bir zamanlar çok kilolu ve sağlıksızsanız, bir daha o günlerinize dönmek istemezsiniz. Ya da yığınla borcunuz birikmişse ve ödemek için çok uğraşmışsanız, bir daha o günleri yaşamak istemezsiniz. Yeterince sıkıntı ve güçlük çekmişseniz, sizin için değişimin çanları çalmaya başlamış demektir. Eski kötü günlere bir daha dönmemek için korku ve tedirginlikle yaşayın demiyorum. Ama sık sık hatırlayın ki, önceden nasıl zorluklar yaşadınız ve bir şekilde onları aştınız. “Evet, şu anda da bazı şeyler zor olabilir. Ama bu durum geçici. Kesin olan bir şey var ki, şimdi hayat geçmişte olduğundan daha iyi…” deyin kendinize. Zor zamanlar yaşanırken hiç de keyif vermezler bize, ama unutmayın ki onlar yükselmek ve başarmak için en büyük tecrübemiz, kaldıracımız olacaktır.



Muhammed Ali der ki…
•    “Kelebek gibi uçarım, arı gibi sokarım.”
•    “İnsanların birbirlerini beni sevdikleri kadar sevmelerini isterdim. Dünya daha güzel bir yer olurdu o zaman.”
•    “50’li yaşlarına gelen biri, dünyayı 20’li yaşlarında gördüğü gibi görüyorsa, 30 yılını boşa harcamış demektir.”
•    “İnanca yol açan, onaylamaların tekrar edilmesidir. İnanç derin bir kanaat halini aldığındaysa, işte o zaman bir şeyler değişir.”
•    “O kadar hızlıyım ki, odamın ışığını kapattıktan sonra, oda kararmadan yatağımda olurum.”

Muhammet Ali nin Henry Cooper ile yaptığı bir maç videosu ;

0 Sonbahar Film'i | Online İzle


İMDB : http://www.imdb.com/title/tt1330591/

Director:
Özcan Alper
Writer:
Özcan Alper
Stars:
Onur Saylak, Megi Kobaladze and Serkan Keskin

Official Sites:
http://www.sonbaharfilm.com/

Language:Turkish | Georgian | Armenian | Lazian

Also Known As (AKA)
Õsz Hungary (imdb display title)
Autumn International (English title)
Herbst Germany
Podzim Czech Republic

Özet:
Yusuf 1997 yılında 22 yaşında üniversite öğrencisi iken girdiği cezaevinden, 10 yıl sonra sağlık nedenleriyle tahliye edilir. Yusuf'u, cezaevinden çıkıp geldiği Doğu Karadenizde ki köyünde bir tek yaşlı ve hasta annesi karşılar. O cezaevinde iken babası ölmüş, ablası ise evlenip büyük bir kente taşınmıştır.

Ekonomik nedenlerle sadece yaşlıların kaldığı bu dağ köyünde Yusuf bir tek çocukluk arkadaşı Mikail ile görüşmektedir. Sonbaharın kendini yavaş yavaş kışa teslim ettiği günlerde, Yusuf Mikail ile gittiği bir meyhanede fahişelik yapan genç ve güzel Gürcü kızı Eka ile karşılaşır. Farklı dünyalardan gelen bu iki insanın birlikteliği için ne zaman ne de koşullar uygundur. Yine de Yusuf için aşk son bir kez hayata tutunma ve kendi yalnızlığından sıyrılma çabasına dönüşür. Eka içinse Yusuf bu dünyadan çok uzakta, hatta şimdiki zamanda yaşamayan, Rus romanlarından kaçmış bir karakterdir.

90 sonrasını arka planına alarak bir dönemin ironisini, acımasızlığını ve gerçekliğini ele alan filmde, yakın tarih hem belgeleniyor hem de eleştirel bir süzgeçten geçiriliyor.

Film Müzikleri:

Sonbahar - Anne.mp3
Sonbahar - Anne-Ogul.mp3
Sonbahar - Ayrilik.mp3
Sonbahar - Daim Yusuf Orti.mp3
Sonbahar - Dialoglar.mp3
Sonbahar - Eve Dönus.mp3
Sonbahar - Hey Gidi Karadeniz.mp3
Sonbahar - Kar Yagar Karamise.mp3
Sonbahar - Köyde Cenaze.mp3
Sonbahar - Maa Aakag Maa (Yaylaya Cikis).mp3
Sonbahar - Mars (Genclik Hatiralari).mp3
Sonbahar - Sehre Inis 1.mp3
Sonbahar - Sehre Inis 2.mp3
Sonbahar - Tusuri Satripialo.mp3
Sonbahar - Tusuri Satripialo (Gurcu Kadindan).mp3
Sonbahar - Zaman Gecisi.mp3






Sonbahar (Autumn) 2008   DVDRip
Sonbahar (Autumn) 2008   DVDRip
Sonbahar (Autumn) 2008   DVDRip


29 Temmuz 2011 Cuma

0 Kürt Rock'u "Bé Wetan" ve Kaldırımlarda

Kürt Rock'unun 40 yıl önceye giden hikâyesini anlatan "Bé Wetan" belgeselinin yönetmenlerinden Halil Fırat Yazar, "Bé Wetan acılarını perdede izlemeyi sevenlerin haz almayacağı bir belgesel; sert ve acılara kafa tutan bir belgesel diyor.
Yönetmenliğini Mehmet Hadi Sümer ve Halil Fırat Yazar'ın yaptığı "Bé Wetan" belgeseli, Kürt rock'unun 1970'lerde Koma Wetan'la başlayan tarihini anlatıyor. Belgeselin yönetmenlerinden Halil Fırat Yazar ile konuştuk.
Kameranın ardındaki fikirlerin özgür olması gibi kameranın da özgür olması gerektiğini belirten Fırat, Bé Wetan (Vatansız) belgeseli, "acılarını perdede izlemeyi sevenlerin haz almayacağı bir belgesel" olarak tanımlıyor.
Fırat, Kürt rock müziğin beslendiği yerin, dengbéjlik geleneği olduğunu ve rock müziğin en iyi enstrümanının Kürt coğrafyası olduğunu vurgulayor ve "Kürt rock'ını diğer rock gruplarından ayıran temel nokta Kürtçe rock müzik yapanların Bé Wetan olmalarıdır" diyor.
Kürt rock belgeseli çekme fikri nereden doğdu?
Kürt rock belgeseli çekme fikrinin kaynağı Koma Wetan'dı. Bazen başından atamayacağın sorular oluyor, onlardan kaçabileceğin tek yer yine onların kendi cevaplarıdır. Koma Wetan'da bizim kuşağın bütün hayatında vardı; ama "kimdir bu adamlar?" diye sorduğunda aklınıza şarkıları gelip yüzü gelmeyen nadir sanatçılardandır. Koma Wetan da bizim hayatımızda cevaplanmamış bir soruydu.
Kürt Rock müziğinin bu kadar "yeraltında" üretiliyor olması bizim için işlenmeye değerdi; çünkü üretimin iyi olma ölçüsü, sahne almak veya televizyonlarda yer almak değil. Aksine tercihlerini kaldırımlardan yana kullanmaları ve popüler olanla iki kanlı gibi uzak ilişki kurmaları bu soruları çoğalttı bizde. Zaten sorular o kıvama geldikten sonra, cevaplara giden o trene kameranızı alıp biniyorsunuz. Biz de bu trene bindik.
Neden Bé Wetan ?
Belgesel üzerinde çalışırken bir şey fark ettik: Koma Wetan ülkesinden uzak sürgünde kurulmuş bir rock grubu; ama 2000'lerden sonraki rock gruplarını sadece müzik tarzı ile etkilememiş, aynı zamanda bu vatansızlık 'kaderine'ortak etmiş, miras bırakmış. Görüştüğümüz bütün Kürt rock grupları şu an kendi vatanından uzakta. Koma Wetan'ın adına tezat bir şekilde belgesele 'Vatansız' dememizin nedeni şu: Kendi vatanlarından uzakta ve yoksunluklar içinde olsa da, üretimleri ve politik tutumları ile kendi ülkelerinin gerçeğinin tam merkezindeler!

Kimlerle görüştünüz?
Koma Wetan grubunun kurucusu, bas gitaristi ve solisti Kerem Gerdenzerî, Koma Rewşen, Siya Şevê ve Ferec ile görüştük.
Belgesel çekiminde ne tür sıkıntılarla karşılaştınız?
Maddi sıkıntılardan çok bizim için 'sıkıntı', hatta oldukça fazla sıkıntı diyebileceğimiz şey başka aslında. Yapım koşulları sizi korkunç bir pazarın içine çekiyor. Özellikle devrimci ya da muhalif sinema yapıyorsanız bu ilişki ağı sıkıntıların en büyüğü; Çünkü muhalif fikirleriniz var, muhalif bir iş yapıyorsunuz ve kullandığınız malzeme direkt o pazarın ürünü, onu kullanmak zorundasınız.
Yani bir yanıyla direkt kapitalist bir ilişki ağına düşüyorsun. Hatta devrimci sinema ile yola çıkıp, bütçe bulma adına bakanlık 'desteği' gibi ilginç bir destek türü ile sistemle psikolojik bir barışa bile gidenler var.
Kameranın ardındaki fikirlerin özgür olması gibi, malzeme olarak kameranın da özgür olabilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Desteğini bu duygularla paylaşan ve yardım eden kişisel yaklaşımlar olsa da, canını dişine katıp filmini kotarma derdi hala muhalif sinemacıların dramı olarak devam ediyor; ama koşullar yavaş yavaş bizi bir araya getirmeye zorluyor.
Kapitalist pazarın müşterileri değil, dayanışma halinde olan muhalif sinemacıların birliği, yaptığımız işlerin vicdan sızısını giderecektir. Ve işte bir sıkıntıdan söz edilecekse o da budur sanırım. Gerisi, yaşamamız gereken sıkıntılardı, biz de layığı ile yaşadık...

Kürt rock müziğinin belgeselini çekerken olumlu veya olumsuz ne tür tepkilerle karşılaştınız?
Kürt sinemasında son yıllarda yapılan işlerin çoğu tarihsel ve güncel olarak yaşanan acıları içeriyor ki kesinlikle yapılmalıdır da. Beklentiler de biraz sizi buna itiyor. Yani yaşanmış o kadar trajedi varken, farklı konular işlemek biraz rahatsız edici olabiliyor. Bu dil izleyicide biraz alışkanlık yarattığından mıdır bilinmez ama siz tür olarak farklı bir konu işlediğinizde hafife alınabiliyor.
Belgeselimizin içeriğini öğrendiğinde hafife alanlarda oldu tabii; ancak bir şeyin bu topraklarda 'değer' kazanması için artık ölmesini beklememeye karar vererek çekmeye başladık.
Çünkü Kürtlerin sadece uzun ve sessiz planlara hapsedilecek acıları yok, inanılmaz yaratımları ve üretimleri de var. Bunlar coşkulu ve dinamik planlarla da anlatılmalıdır. Bé Wetan acılarını perdede izlemeyi sevenlerin haz almayacağı bir belgesel; hatta içerik olarak sert ve acılara kafa tutan bir belgesel. Gösterimde ilgi ve tepkiler genel olarak olumluydu.

Türk rock müziği çoğunlukla Anadolu rock ile kendine özgün bir alan yaratsa da Türk rock'ı Amerika ve İngiliz rock müziğin etkisinde kalmıştır. Sizce Kürt rock müziğinin esin kaynağı nedir, özünlüğü var mı?
Tabi ki İngiliz ve Amerikalı rock gruplar İkinci Dünya Savaşı sonrası bütün dünyayı etkilemiştir. Kürtler de bundan nasibini aldı. Müzikal altyapısı ve yorumlarda bunun etkisini görmek mümkün. Kürtlerin rock yapması için doğal bir neden daha vardı: Yüksek sesle ve müzikle dile getirecekleri bir dertleri vardı.
En kaba tanımıyla, rock bunun en yüksek sesle izahıydı. Kürt rock müziğini, Anadolu rock'tan da, diğer rock gruplarından da ayıran özellikleri vatansızlıklarıydı. Kerem Gerdenzerî bir yerde bize dedi ki 'Aslında gitarımız bizim silahımızdı. Fakat bu silah bir öldürme aracı olarak değil, bir ret etme ve namlusu sürgünlüğe, tutsaklığa dönmüş bir silah.' Bir 'Heseno bra'yı, ya da 'Sînê'yi, ya da 'Welatê me' şarkısını dinlediğinizde barut kokusunu hissetmeniz mümkün.
Bu namlu döndüğü kişiyi öldürmeyen, aksine bir özgürlük, bir kavga hissi ile yaşama döndüren bir namlu. Yani bu hayatta önünden kaçmamamız gereken tek kurşun.


Kürt rock müziğinin beslendiği kaynaklar nelerdir?
Kürt rock müziğinin kaynağını görmek aslında çok basit. Diyarbakır Van arabasına binin sağınızdaki solunuzdaki çetin dağlar ve engebeli coğrafya, ya da sert akan nehirler bu kaynağın ta kendisidir. Ferec mesela Hakkâri'de heavy metal müzik yapan bir grup. Newroz'da çıktıkları sahnenin önünde on binlerce insan, sahnenin sol tarafında ise yüksek karlı dağlar. O sahne üstünde çalan müzik ve o dağların sertliği aynı ölçüde. Yani Kürt coğrafyası bu kaynağın en güçlü enstrümanı. Tabi ki belgeselde görüştüğümüz bütün grupların kaynak olarak gösterdikleri dengbêjler var.
Yeni projeleriniz var mı?
Evet, Mihri Belli'nin bir anlatımından esinlenerek bir öykü yazdık. Şu an senaryoyu yazıyoruz. Bu yaz Diyarbakır'da çekmeyi öngörüyoruz. (NK/ŞA)

0 Diyarbakır "5 No'lu Cezaevi" Belgeseli

Yönetmenliğini Çayan Demirel'in yaptığı ve 1980 darbesi sırasında Diyarbakır Cezaevi'ndeki onurkırıcı muameleyi gözler önüne seren "5 No'lu cezaevi" Belgeseli.


Belgesel; 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra en ağır insan hakları ihlalleriyle anılan Diyarbakır 5 No'lu Cezaevi'nde yaşananları gözler önüne seriyor.

Belgesel tutuklu ve hükümlülerin çoğunun Kürt olduğu bu cezaevinde tüm tutuklulara, devletçe ne tür sistematik işkenceler yapıldığını ve nasıl Türkleştirme politikalarının uygulandığını da gösteriyor.

Dönemin askeri yetkilileri cezaevini bir "askeri okul" olarak nitelerken tutuklular o dönemi "vahşet yılları" olarak hatırlıyor. Onlara göre bu vahşetin zincirlerini kırabilmek için de tek bir yol vardı o da direnmek veya kendini feda etmek. Tutuklular zincirleri kırmak için mücadele ettiler.

Belgesel, cezaevinde yaşananları, direnenleri ve geride bıraktıklarını anlatıyor. "5 No'lu Cezaevi: 1980-84" belgeseli 30 yıl sonra yaşananları tanıkların ve yakınlarının diliyle bizlere aktarıyor.


Belgesel; 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde, Sinema Yazarları Derneği'nden (SIYAD 2009) ve 21. Ankara Film Festivali'nden en iyi belgesel film ödüllerini almıştı.

"5 No'lu cezaevi" Belgeseli: Yönetmen: Çayan Demirel, Yapımcı: Ayşe Çetinbaş; Görüntü yönetmeni: Koray Kesik; Montaj: Burak Dal; Müzik: Ahmet Tirgil; Yapım: Surela Film Yapım

Diyarbakır "5 No'lu Cezaevi" Belgeseli İzle




0 Zorunlu Hayat | Belgesel | Devlet Zoruyla Köylerini Bosaltilan Kürt Halki

BİR DÖNEMİN TRAJEDİSİYLE YÜZLEŞME..
BOŞALTILAN KÖYLERİN VE ZORLA GÖÇÜN YÜREK BURKAN ÖYKÜSÜ..
MARDİN’İN BİR KÖYÜNDEN İSTANBUL TARLABAŞI’NA UZANAN KEDERLİ BİR YAŞAM..
“ZORUNLU HAYAT” BELGESELİ.

- 1990’larda, Doğu ve Güneydoğu’da terörle mücadelede 3 bine yakın köy ve mezra zorla  boşaltıldı..
- Kimisi yorganını bile alamadan, kimisi ayakkabısını bile giyemeden kaçtı..
- 4 milyona yakın köylü büyük şehirlere sığındı..
- Onları metropollerde yeni zorluklar ve sürprizler bekliyordu..
- İşleri, aşları, evleri yoktu..
- Üstelik, kendi derdinde olan bazı kentlilerce, dertlerini arttırdıkları için suçlandılar da..
- Ayakta kalmak ve onurlarını korumak için ya birbirlerine daha da tutundular ya da  birbirlerini tanımayacak kadar yabancılaştılar, bencilleştiler;kimliksizleştiler..
- Değerleri ve kültürleri gibi ruhları da birer birer eridi, kayboldu..
- “Zorunlu Hayat”, zorla göçe tabii tutulmuş, işkencelere maruz kalmış, her şeylerini geride tüten küller içinde bırakmış Mardin’li bir ailenin onurlu öyküsünü anlatıyor..

Online İzle
Part 1
Part 2
Part 3
Part 4

0 İnternette ücretsiz İngilizce öğrenmek ister misin?

conquerenglish.com, internet kullanıcılarının ücretsiz olarak İngilizce öğrenmesini sağlamayı amaçlayan bir proje.
İngilizce öğrenmek isteyen her seviyedeki internet kullanıcılarına hitap eden sitede, tüm kaynaklara ücretsiz erişilebiliyor.
Proje yöneticisi Hakan Kılıç, internetteki İngilizce kaynaklarının bir bölümünün ücretli olmasından hareketle, ücretsiz bir bilgi kaynağı oluşturmayı amaçladıklarını söylüyor.
conquerenglish.com, sponsorluklardan sağlanan desteklerle, bünyesindeki bilgileri daha kapsamlı hale getirmeyi ve bilgiye erişimi kolaylaştırmayı amaçlıyor.
Eğer siz de ücretsiz olarak İngilizce öğrenmek için farklı kaynaklar arıyorsanız, conquerenglish.com?a bir göz atmanızda yarar var.

0 Derin Gangster: Alkapon


Derin gangster: Alkapon
Hükümetin sopası, patronların maşası, sendikacıların kâbusu, acımasız katil, purolu kral, devletçi mafyanın mimarı ve Alcatraz’ın frengili hastası…
Alphonse Gabriela …
Tevellüd:1899 – İtalya… Berber Gabriela’dan olma, Terzi Teresa’dan doğma…
Bilirsiniz Yahudiler için Avrupa daima sıkıntılı olmuştur, yüz yıl evvelki Napoli öyledir mesela…
Nitekim Capone’lar da kamuflaj giyer, zemine uymak zorunda kalırlar. Çocuklarını kilisede vaftiz ettirir, Katolik okullarına yazdırırlar.
Siz deyin iktisadi kriz, biz diyelim mahalle baskısı, aile ani bir kararla tası tarağı toplar, Amerika’ya doğru yelken açar.

Hırsız, Kurnaz, Hiper Haylaz

AlkaponMinik Alkapon “yeni dünya”ya kolay intibak eder, daha ikinci gün bisiklet hırsızlığına başlar. Kendi deyimiyle “çalar çırpar, günah çıkartır” ve gönül huzuruyla yaşar.
Büyük buhran yıllarında, işsizlik had safhaya çıkmıştır, babası meteliğe kurşun atar. Genç Alkapon iş başa düştü deyip kolları sıvar, gider gazino fedailiğine başlar. Patronu Frankie kanunsuz işlere “bu gözü kara çocuğu” yollar, tetik düşürmek için “yaşı müsaittir” zira. Nitekim henüz ağzı süt kokarken iki leşi olur ve suç dünyasına adım atar.
O yıllarda Sicilyalılar New York’u mekan tutmuş, İrlandalıların sahasına sızmaya çalışmaktadırlar. Aynen İtalya’daki “Cosa Nostra” gibi bir çatı altında toplanır,“Five point” (beş nokta) adı altında organize olurlar.
Five Point’in fikir babası (bir numara) Lucky Luciano, Yahudi çocuklarına hırsızlık yaptırıp, uyuşturucu dağıttırarak sınıf atlamış bir çakaldır. İki numara Vito Genovese silah alıp, satar. Üç, Johnny Torrio kadın taciridir, gazino, genelev işlerine bakar. Dört, Yahudi Meyer Lansky, toplanan kara paraları Haham Rosenbaum’un sahibi olduğu International Credit Bank’ta “beyaz ötesi” yapar. Beş, Alkapon’un patronu Frankie Yale tetikçi besler, daha ziyade “tahsilat” işlerine bakar.
Genç Alkapon’un gözü yüksektedir, ah bir punduna getirse de patronunun ayağını kaydırsa. Frankie de tedirgindir olur, bu küçük serseriden kıllanmaya başlar. Bir gün Alkapon’un koluna girer “Kardeşim Maria’ya niye asılıyorsun”deyip hır çıkarır, yer misin yemez misin der, alırlar araya. Vücuduna bir anda falçatalar girer çıkar, boynunu ve yüzünü boydan boya yararlar. Bir pürüzü çizmiş olmanın rahatlığı ile dağılırlar. Lâkin Alkapon’un alacak nefesi vardır daha…
Yüzünde derin bıçak izi… İşte bu faça Gangsterlik yolunda önünü açar.“Scarface” (yaralı yüz) namı ile alemde nam tutar.
O günlerde ABD’de içki yasağı vardır, Don Torrio adlı bir gazinocu kaçak viski taşıyacak adamlar aramaktadır. Bahsi geçen iş Alkapon’a uyar, kıvrak zekası ile patronunu paraya boğar. Bu arada Frankie ile olan hesabını da görür, can düşmanını evinin kapısında, üstelik çoluk çocuğunun gözü önünde zımbalar.
Ama ne iştir bilinmez polis raporu “trafik kazası” diye tutar. Alkapon hasımlarını genelde “spagetti yemeye” davet eder ve adam neşeyle tıkınırken beynine sıkar. Kime nasıl davranacağı belli olmaz, bazen bıçakla dilimler, bazen tamburalı ile tarar.
Bilirsiniz; Mafya üyeleri umumiyetle resmi erkândan uzak dururlar. Ancak Alkapon inadına devletlülerle sarmaş dolaş olur, bu gücü arkalamaya bakar. Her ne kadar rugan ayakkabılarını ABD bayrağı ile silip parlattığı bilinse de ulusalcılığı kimselere bırakmaz. Mangal kül hesabı, üfür üfürebildiğin kadar…

Tamamen Duygusal

Günün birinde Yahudi Meyer Lansky tarafından Başkan Hoover’a takdim edilir ve o günden sonra “derin işlere” taşeronluk yapar. Grev, kanuni bir haktır malum ve devlet buna karışamaz. Ancak Başkanın bir işaret çakması yeter, Alkapon gider işçi liderlerinin gırtlağını sıkar. Beyzbol sopasını sallaya sallaya “Kahrolsun komünistler!” diye haykırır, rejimin savunuculuğuna kalkar. Sağda solda;“Bolşevizm ABD’ye sızamayacak, gençlerimizi sosyalist basından, kızıl fesattan koruyacağız” tarzında nutuklar atar.
Gün gelir sendikalar Alkapon korkusundan kıpırdayamaz olurlar. Malum topuk kemiği hassastır, delinince can yakar!
Cumhuriyetçi hükümetle senli benli olan genç haydut, kendine yeni bir hedef koyar. Torrio’nun tahtını da sallasa mıdır acaba?
Nitekim arabası beklenmedik anlarda delinmeye başlayan yaşlı patron “spagetti yerken ölmemek için” kendi rızası ve hür iradesi ile tekaüde ayrılır, “Veliahtım Al Capone!” deyip tası tarağı toplar.
Alkapon Five Point’in beş patronundan biridir artık, kendine yeni bir imaj yapar.
Görünüşte mobilya dekorasyonla uğraşan “itibarlı” bir müteşebbistir. Medyayı yemlemeye özen gösterir, aksini yazacak birileri olmadığına göre yüzündeki yarayı “savaşta aldığını” söylemenin ne mahsuru olabilir ki? Böylece vatanseverliği de belgelenir.

Gündüz Külahlı, Gece…

Gün gelir anneler çocuklarına onu örnek gösterir, sihirli değnekle para aklayan tilkiyi ayakta alkışlarlar. Hatta North Western Üniversitesi’nin ricası üzerine konferanslar verir, engin birikimlerini gençlerin istifadesine sunar.
Gangsterler
Halbuki Chicago Outfit’teki ofisinin önünde her gün yüzlerce şehir şakisi ellerinde referanslar (onlara kötü hal kağıdı diyelim isterseniz) “gangster”olabilmek için sıraya girmektedir. İrlandalılar Alkapon’un yükselişinden bizârdırlar, gel gelelim Five Point’in gücünden tırsar, takışmayı göze alamazlar.
Purolu Kral, belediye başkanlarını bağlar, polis içinde de adamları mevcuttur, minik kuşlar operasyonları fısıldar.
Peki ensesine bir mermi filan? Valla öyle bir risk vardır, suikast endişesi ile yaşamak sıkmaya başlar. Nitekim bir gün yaveri Consigliorisi’e (Napoli’den köylüsü olur) “Para para para! Sahi bu meret ne işe yarar?” diye sorar,“Dostlarımı bile öldürüyorum? Beni de vuracaklar! Bizi cehennem bekliyor. İyi de bu pis işleri niye bırakamıyorum? Böyle nereye kadar?”
Alkapon oğlu Sonny’e pek düşkünse de karısı Mae ile hiç anlaşamaz. Evet Mae alımlı bir kadındır ama ukâladır, hırslarına dizgin vuramaz. Alkapon ona hiç güvenmez, yanında uyumaktan korkar.
Nitekim evden kopar, Lexington Oteli’ni mekân tutar. Altın çerçeveli boy aynası, gizli bir geçide açılır ki bu dehliz ihtişam kelimesinin zayıf kaldığı bir saray yavrusuna çıkar. Burada fahişelerle düşüp kalkar ve frengi kapar.

Alma Mazlumun Ahını

Oysa dışarıda namus kumkuması kesilmektedir, mini etek giydi diye yakınındaki kadınların bacaklarını kıracak kadar!
Bu âlemin vefâsı yoktur, zaafını yakaladılar mı tepetaklak aşağı alırlar. Zaten çok şey bilmektedir, devletlülerin canını sıkar. Komünizm tehlike olmaktan çıktığına göre, bu pisliği yakalarından atmalıdırlar. Ve işaret verilir, Bugs Moran yönetimindeki İrlandalıları üstüne salarlar. Alkapon da altta kalmaz, iki suç şebekesi arasında çıkan müteaddit müsaderelerde 400’e yakın gangster telef olur. Çember gitgide daralmaktadır, hatta bir keresinde Cadillac’ı kalbura döner, sadık adamı Tavuk Henry ile paçayı zor kurtarırlar.
Alkapon dişe diş mücadele verir, beklenenin aksine hakimiyet alanını büyütür, barları pavyonları haraca bağlar. Bu arada gazetecilere “Bugs’a unutamayacağı bir hediye vereceğim!” şeklinde beyânlarda bulunur. Savaş ilân eder bir bakıma…
Bir gece polis kıyafetleri giyer, Bugs Moran’ın 2122 North Clark caddesindeki karargâhını basarlar. Mermi manyağı olan Bugs kıl payı kurtulur ama etrafında kimsecikler kalmaz.
Ertesi gün gazetelerde boy boy ilanlar: “Sevgililer günün kutlu olsun Bugs!”
Gel gelelim bu şov tepki alır, halk sokakları kana boyayan silahşörlerin acilen toplanmasını arzular.
Dilekçeler, maruzatlar…
Hükümet gereğini yapmak zorunda kalır. Düşünebiliyor musunuz Alkapon’u cinayetten, haraçtan, gasptan değil “vergi usul kanuna muhalefetten” içeri alırlar. Yahudi Mayer iyi gün dostudur, düşene acımaz, bir çelme de o takar. Bayan Kapon’u zarflar, geveze dilberden topladığı bilgileri dosyalayıp alâkalı mercilerin önüne koyar. Jüri Alkapon’u defalarca aklamıştır ama yeni hakim başka bir jüri tâyin edince işler sarpa sarar (1932).
Alkapon kodeste de rahat durmaz. Atalanta cezaevini üs edinir, sokakla irtibatı kopmaz.
Lâkin frengi bünyesini sarmaya va sarsmaya başlamıştır. Her ne kadar “Bana bi şey olmaz” dese de, ufacık mikrop Amerikanın en güçlü adamını tuşlar.
Kendini koyvermiştir, direnme gücü kalmaz. Artık sıradan bir mahkumdur o, bir zamanların ünlü liderini kimsecikler sallamaz. Sekiz kişilik bir koğuşta, sekiz saat kundura çakmaktadır. Vatanı için tabii, fedakârca (!).
Zaman zaman ısmarlama elbiselerini, ipek pijamalarını, fedailerini hatırlar. Hüzünlenmemek elde midir? Kumardan, fuhuştan kazandığı yüzlerce milyon doları, kimbilir kimler mıncıklamaktadır şu anda…

Telgrafın Tellerine…

İki yıl sonra nakli çıkar. İskeleden tekneye binerken muhafızlarına korkulu gözlerle bakar: “Beni denize mi atacaksınız yoksa?”
- Yok özel bir ada ayarladık sana…
Evet Alcatraz kuş uçmaz, kervan geçmez bir adadır. Göç mevsiminde pelikanlar uğrar o kadar. Burada Alkapon’a çaylak muamelesi yapar, çamaşırhanede don gömlek yıkatırlar. Hastalığı her geçen gün ilerler, bedenini ve beynini eritmeye başlar. Onu birgün boş boş tavana bakarken bulurlar. Biteviye “Damsız girilmez!” diye tekrarlamaktadır. Tahtaları oynamış mıdır acaba?
Hapishane hücresi
Alkapon mahkûmiyetinin son aylarını revirde geçirir. Enjeksiyonlar ve şok tedavilerle güya hastalığı yavaşlatılır ve serbest bırakılır (1939). Ama dışarıda itibar kazanması zordur bu saatten sonra… N’olur n’olmaz diye sakladığı bir kaç milyon doları vardır sağda solda.. Miami Beach yakınlarında, Palm Adası’na yerleşse de paralarını ağız tadıyla yiyemez. Biteviye şapkalı gölgeler, tamburalı tüfekler görmektedir, kabuslarından kurtulamaz.
Ölümü herkesi sevindirir, vârisleri zil takıp oynar, hasımları kına yakarlar (1947).

0 Dünyadaki Mükemmel Yerler

Dünyadaki Mükemmel Yerler

Preachers Rock, Preikestolen, Norway

Blue Caves - Zakynthos Island, Greece
Devamını Görmek İçin - 

0 Yaralı Ruhlar


Meksika'da günlük yaşamın katı gerçeklerine bağlı olarak ortaya çıkan din dışı azizler artık geleneksel kutsal simgelerle yan yana...



El Niño olarak bilinen mahkûm, Suçun Yasal Sonuçlarını Uygulama Merkezi'ne dokuz buçuk yıl önce girmiş. Uzun boylu, ince yapılı. Şapşal ve çocuksu tebessümüyle hiç büyümemiş gibi görünüyor. Ama sadece yaptıklarını dinlemek bile insanın saçlarının beyazlaması için yeter. Yedi yaşındayken babası tarafından terk edilmiş. Onu anneannesiyle dedesi büyütmüş. Meksika'nın kuzeyindeki bu hapishaneye düşmesine neden olan cinayeti işlediğinde 20 yaşındaymış. Kankası Antonio, temiz pak giyimli, tez canlı, açıkgöz biri. Adam kaçırma suçu yüzünden aynı hücreye tıkılmış. "O günden beri arkadaşız" diyor biri. Öbürü onu onaylıyor. El Niño'nun cezaevinden ne zaman çıkacağı belli değil. Ama umudunu yitirmemek için bir nedeni var: Bir koruyucuya güveniyor. Ona göre, hapishanede bulundurulması kesinlikle yasak (cezasını 20-30 yıl daha uzatabilecek) bazı şeylere sahip olmasına rağmen, gardiyanların bunları keşfetmemesini de koruyucusu sağlamış. "Gardiyanlar hiçbir şey görmedi. Gözlerinin önündeki şeyi görmediler" diyor. Bu doğaüstü varlık, düşmanları çevresinde kol gezerken ona göz kulak oluyor. Antonio'nun da kankasının bu inancını desteklemek için dediği gibi, arkadaş sandığınız herkes adınızı unuttuğunda, bir Meksika deyimindeki gibi yanınızda size havlayacak bir köpek bile kalmadığında, o yanınızdan hiç eksik olmuyor. Keramet sahibi, en savunmasız ve en kötü günahkârların koruyucusu bu varlık La Santa Muerte, yani Kutsal Ölüm. Kuraklık, patlak veren domuz gribi salgını ve ardından turizmin çöküşü, başlıca ihraç malı olan petrol rezervlerinin tükenmesi, ekonomik kriz ve hepsinden önemlisi, uyuşturucu ticaretinin lanetli getirileri ve fazlasıyla öne çıkan, korkunç şiddet olayları. Kutsal Ölüm, Meksika akla gelebilecek her türlü sıkıntıyla boğuşurken, ülke halkının medet umduğu doğaüstü varlıklardan yalnızca biri. Aslında son 20 yılda Meksika'daki toplam cinayet sayısı düzenli bir düşüş gösterse de uyuşturucu tacirlerinin işlediği suçlar öyle korkunç ve hukukun üstünlüğü öyle örselenmiş durumda ki, sıradan vatandaşlar sık sık "las mafias Meksika devletine karşı verdiği savaşı kazandı mı acaba" sorusunu dile getiriyorlar. Ulusal Antropoloji ve Tarih Okulu profesörlerinden José Luis González, "Kriz döneminin getirdiği duygusal baskı ve gerginlikler, insanları tehlikelerle yüzleşmelerine yardımcı olacak sembolik figürler aramaya itiyor" diyor. Yakın dönemlerde bu topraklara ulaşmış olan Afrika-Küba kökenli ilahlar ile kuzey Meksika'nın efsanevi haydutu Jesús Malverde gibi, keramet sahibi insanlara dönüştürülen kanun kaçakları, söz konusu yardımcı figürlerden birkaçı. Kurtuluşu değil de, başarıyı gerçekleştirmek için Yeni Ahit'ten alınıp yeniden kullanıma sokulan azizler bile var. Giderek genişleyen bu ruhani evrende, kaftanlar içinde olan ve elinde bir orak taşıyan bir iskelete -La Santa Muerte- tapınma, bu yeni kültlerin büyük olasılıkla en hızlı büyüyeni ve en azından ilk bakışta, en abartılı olanı. Popüler dinler konusunda uzmanlaşan González, "Son on yılda ölümle tehlikeli derecede yakınlaşmış bir ülkenin gözüyle baktığınızda, bu iskeletin hâlihazırdaki durumun çok somut ve çok bariz bir simgesi olduğunu görürsünüz" diyor. Yakın zamana dek çoğu Meksikalının bilmediği bu ölüm sembolü, ölüm meleğinin ortaçağdaki betimlemelerini andırıyor. Ancak Meksikalıların (öbür dünyaya göçmüş sevdiklerinin, hayatta olanlarla birkaç saati ziyafet çekerek ve anılarını paylaşarak geçirdiğine inandıkları) Ölüler Günü'nde sergilenen oyuncu iskeletlerden temelde büyük bir farklılık sergiliyor. Ona ait sunaklar artık sokak köşelerinde ve yoksul kesimin evlerinde, Meksika'nın dört köşesine yayılmış. Takipçilerini kadınlar kadar erkekler de oluşturuyor. Meksiko kent merkezinde, meydan okuyan bir tavır sergileyen ve her zaman gürültülü olan bir mahallede, Enriqueta Romero her ayın ilk gününde bu iskeletin onuruna bir duaya öncülük ediyor. Acımasız ve ağzı bozuk. Ama bir o kadar da anaç biri Romero. Meksika Körfezi boyunca yer alan kasabalarda ortaya çıkan, şimdiyse ülke genelinde geniş bir alana yayılmış olan bir kültün ilk ve en etkili propagandacılarından biri. Kaliforniya ve hatta Orta Amerika'da da gençler La Santa Muerte onuruna mumlar yakıyor, suretini en küçükten en büyüğe çeşitli dövmelerle tenlerine işliyor. Birkaç yıl önce İçişleri Bakanlığı La Santa Muerte'nin resmi din olarak kaydını reddetmiş olsa da, bu kararın pek etkisi olmamış. Gazete bayilerinde azizeye nasıl dua edileceğini anlatan eğitici videolar satılıyor; şık aydın kesim bile bu kültün muy auténtico (çok otantik) olduğunu söylüyor artık. Kültlerin yayılmasını tetikleyen şey sadece krizler değil. Şu günlerde insanların karşı karşıya kaldığı farklı sorunların da bunda rolü var. Diyelim ki uyuşturucu ticaretinin ele geçirdiği sınır kentlerinden birinde yaşıyorsunuz ve her gece, karanlığı delen makineli tüfek ateşinin çatırtıları kaza kurşunu korkusuyla kalbinize ateş düşürüyor. Uyuşturucu kaçakçılarının büyük saygı gösterdiği uyuşturucu azizi Jesús Malverde gibi bir kanun kaçağına sizi koruması için dua etmeniz anlaşılır bir şey değil mi? Katolik diniyle güçlü bağları olan Meksikalılar ise Aziz Yahuda'yı tercih edebiliyor. Ve o, kimsenin kazanmasının mümkün olmadığı durumlar bunca yaygınlaşmışken, belki de Katolik Kilisesi'nde çaresiz vakaların koruyucu azizi olarak bilindiği için (sadece La Santa Muerte ile kıyaslanabilecek bir oranda) giderek popülerleşiyor. Yüzü güneşin izlerini taşıyan Daniel Bucio ilk kez 15 yıl önce Aziz Yahuda'ya dua etmiş ve söylediğine göre, altı yıl önce aziz dualarını kabul edip annesini uzun ve acı veren bir hastalıktan nihayet kurtarmış. Bucio artık her ay, Meksiko kent merkezindeki ana turist bölgesinin hemen arkasında, sömürge döneminden kalma yan yatmış San Hipólito Kilisesi'ne gidip, 30 yıl kadar önce bu kiliseye bağışlanmış olan mucizevî Aziz Yahuda heykeline şükrediyor. (Burada, uyuşturucu ticareti tarihçilerinin dikkatini çekebilecek bir tesadüf söz konusu: Aziz Yahuda'ya olan bağlılıklarıyla ünlü Medellínli kaçakçılar da, Meksikalı meslektaşlarıyla ilk ticari ilişkilerini 30 yıl kadar önce kurmuşlardı.) Aziz Yahuda'nın resmi bayram günü 28 Ekim ve her ayın 28'inde azizin binlerce takipçisi gelip ona duacı olma arzusuyla dolup taşıyor. Kilisede o gün tan vaktinden akşama kadar 16 Komünyon ayini yapılıyor. Tapınmaya gelenler, dizlerinin üstünde azizin heykeline kadar sürünerek kendilerine yardım etmesi, onları koruması ve sağ kalabilmek için dua ediyorlar. Kalabalıklar öyle büyük ki, polisler kilisenin dışındaki birkaç caddeyi trafiğe kapatmak zorunda kalıyor. Daniel Bucio itiş kakış ilerleyen kalabalıkları, sokakta satılan yiyecekleri ve Aziz Yahuda heykelleriyle yapılan geçit alaylarıyla bu dini bayramları çok seviyor. Romería denilen bu şenliklerdeki geçit alayında bazısı ancak kucakta taşınabilecek kadar büyük, bazılarıysa küçük ama muhteşem süslemeli Aziz Yahuda heykelleri birbirini izliyor. Sonsuzmuş gibi görünen bu geçit alayında süslemeleriyle öne çıkan Aziz Yahuda betimlemeleri arasında, memleketinin eskilerden kalma dini geleneklerine göre üstünde parıltılı, ayak bileğine inen kaftanı ve başında Aztek imparatorlarının tüylü başlığı olan kendi heykeli de var. Ancak son yıllarda, gruplar halinde gelen ve kalabalığı yararak ilerleyen, genelde ufak, şekere benzer paketleri hızlı alışverişlerle elden çıkaran dövmeli, zincirli ve sayıları giderek artan gençlerin varlığı yüzünden, Bucio bu aylık hac seferlerinden eskisi kadar keyif alamaz olmuş. Bucio, onların neler çevirdiğinin farkında olduğunu düşünüyor. "Ne yazık ki bu tip gençler buraya fazla sık gelir oldu," diyor. "Şu narcotráfico olaylarıyla alakası olmayan Efendimizin de, Aziz Yahuda'nın da adını lekeliyorlar. Buraya sadece inancında samimi olanlar gelse, bu tür insanları görmezdik." Aziz Yahuda onuruna düzenlenen bu ayinlerin pek çoğunu yöneten Claretinler Tarikatı'nın üyelerinden, ufak tefek yapılı, güleç yüzlü Peder Jesús García da kolay yoldan kısa sürede çok para kazanmayı umuyormuş gibi görünen bazı insanların bu kiliseye gelip azize dua ettiğinin farkında. Ama Aziz Yahuda'ya yönelik bu yeni bağlılığın ne toplumsal sınıf, ne de meslek tanıdığına özellikle dikkat çekiyor. "Geçen gün bir politikacı buraya gelip, seçimleri kazansın diye dua etmesi için ona yardımcı olmamı istedi. Düşünsenize!" diyor memnun bir ifadeyle, Aziz Yahuda'nın bir narko-aziz olabileceği hatırlatmasına omuz silkerek. Peder Jesús, bunun yerine gerçekten inanan yeni kitlelere odaklanmayı tercih ediyor...


Meksiko'da bir çete altkültürünün canlı bir çarşıyla bir arada varlığını sürdürdüğü Tepito varoşunda binlerce kişi temmuzun ilk gününde ünlü bir La Santa Muerte mabedinde dua etmek üzere toplanmış.Sevgi, para, korunma... Tümü, La Santa Muerte'yi öperek karşılamak için iyi bir neden. Katolik papazlar bu simgeyi kınıyor olsa da ona inananlar her ayın ilk gününde Meksiko varoşlarından biri olan Tepito'daki bir mabede doluşuyor. Meksiko'da insanlar tapınmak üzere ellerinde sunular ve ikonlar taşıyarak La Santa Muerte'ye adanmış gözde bir mabede doğru dizleri üstünde ilerliyorlar. Meksiko'daki bir La Santa Muerte mabedinin haç taşıyan iskelet azize bağlı asker alayıyla süslenmiş sunağı önünde dua eden iki erkek. Birçok dindar kişi bu halk azizine bağlılığı Katolik inancıyla bağdaştırmada çelişkili hiçbir yan görmüyor.Sevecen bir dille "ufak kemik torbası" anlamında la flaquita diye anılan La Santa Muerte'nin gelinlik içinde ve adak mumlarıyla çevrili bir figürü Meksiko'daki bir evin salonunda köşeye kurulmuş olarak duruyor. Tepito'daki özel ibadet yerinde La Santa Muerte'ye dua eden tüccar Luis Demetrio Pérez Díaz'ın üflediği duman bulutları, Amerikan yerlilerinin ayinlerini anımsatıyor. Uzmanlar ölüm azizesinin kökenlerini tartışıyor. Orta Amerika mı? Avrupa mı? Yoksa her ikisi mi? Tişörtünde çapraz makineli tüfek resimleri bulunan ve kucağında bir La Santa Muerte figürü taşıyan bir genç Tultitlán varoşunda yaklaşık 22 metre yüksekliğindeki Kutsal Ölüm heykelinin önünde duruyor. Mabet çevresinde ortaya çıkmış cemaatin lideri olan ve heykeli yaptıran Jonathan Legaria Vargas 2008'de bir cinayete kurban girmiş. Fidye için adam kaçırmasıyla tanınan Los Panaderos çetesine mensup katil zanlıları halen yargılanmayı bekliyor.
Meksiko'da sömürge döneminden kalma kilisede genç erkekler Aziz Yahuda heykellerini kaldırmış. Uyuşturucu şiddeti yoğunlaştıkça, çaresiz vakaların koruyucu azizinden güç ve umut dileme arzusu da artmış

Meksiko'da Aziz Yahuda anısına her ay romería denilen bir festival düzenleyen kilisenin önünde gençler uçucu maddeler soluyor.Meksiko'nun Colonia Doctores yöresindeki bu camekânlı kaldırım mabedinde La Santa Muerte'nin ve narko-aziz Jesús Malverde'nin figürleri yer alıyor. Tijuana'da bir adam, yüzyıl önce Sinaloalı yetkililerce asıldığı öne sürülen efsanevi kanun kaçağı ve halk azizi Jesús Malverde onuruna yol kenarında yapılan mütevazı şapeli ziyaret ediyor.Sinaloalı uyuşturucu kaçakçıları Malverde'yi onurlu hırsızlığın Robin Hood misali simgesi olarak benimsemiş. Culiacán'daki asıl mabedine gelenler dua edip adak adıyor.


Sinaloa kartelinin merkezindeki Culiacán'da şatafatlı mozolelere defnedilmiş Meksikalı uyuşturucu kaçakçıları için caka, ölümle sonlanan dünyevi bir şey değil aslında. Ön planda görünen kadın bir inşaat işçisinin eşi.Sinaloa eyaletinin merkezi ve Sinaloa kartelinin üssü olan Culiacán kentinin şiddet olaylarıyla nam salmış hapishanesinde maskeli polisler devriye dolaşıyor. 2008'de hapishanenin hemen dışında bir gardiyan öldürülmüş. Culiacán hapishanesindeki görüş saatlerinde ailelerin buluşmasıyla duygular kabarıyor. Mahkûmların birçoğu narko-aziz Jesús Malverde'ye ya da La Santa Muerte'nin kült ikonuna tapınırken, bazıları çaresiz vakaların koruyucusu Katolik Aziz Yahuda'nın figürüne bağlılık gösteriyor.Culiacán'daki stüdyosunda bir hortlak kılığına bürünmüş ressam Rosa María Robles kucağında bir süre önce bir cinayet kurbanının cesedine örtülmüş kanlı bir battaniyeyi taşıyor. Robles'in uyuşturucuya bağlı olarak artan şiddet kültürünü sertçe eleştiren eserleri toplumda tartışma yaratmış bulunuyor. Kurgusal bir uyuşturucu baronu, Tijuana'daki Narcojuniors çekim setinde, kadın kahramanın ayaklarının dibinde can veriyor. Yapımcılar, filmin hasılatının büyük kısmının ABD'den geleceğini söylüyor.Tijuana'nın uyuşturucu kullanımının yaygın olduğu bir bölgesinde, hem maddi, hem manevi arzular tene işlenmiş. Siyah gömlekli adamın kolunda eli oraklı bir figür var: Bu giderek büyüyen La Santa Muerte -Kutsal Ölüm- kültünün simgesi. Ona inananlar, La Santa Muerte'ye verdiğiniz sözleri tuttuğunuz takdirde sizi suçunuz ne olursa olsun yargılamadan kabul ettiğini söylüyor. Ciudad Juárez'deki bir alışveriş merkezine yapılan baskından sonra, bir şoför ve iki yolcusu da geçtiğimiz yıl cinayete kurban giden 2 bin 600 kişiye katıldı; kentte uyuşturucuyla bağlantılı katliamlar ürkütücü derecede sıradanlaşmış durumda.Ciudad Juárez'de 2009'da işlenen 2 bin 600'ü aşkın cinayetten birinin olay yerinde toplanmış insanlar hazin bakışlarla kurbana bakıyor. ABD'nin en güvenli kentlerinden biri olan Teksas'taki El Paso hemen kuzeyde yer alıyor. Meksika uyuşturucu çete baronlarının ABD makamlarıyla çatışmaları azaltmak için, kartelce başlatılan şiddet olaylarının durdurulması talimatını verdiği sanılıyor. Ciudad Juárez'de bir delikanlının öldürüldükten sonra başı kesilmiş halde bulunduğu olay yerinde polis şeridini kaldırıp altından geçmek bu çocuk için oyun gibi olağan bir şey. Juárez'de uyuşturucuyla bağlantılı bir başka cinayetten kalan kanı emsin diye bir kadın sokağa kireç serpiştiriyor. Burada normal bir yaşam sürmeye çalışan aileler için, bu tür tedbirler gerçeği gizleyemiyor: Ölüm her yerde kol geziyor. Öte yandan ABD'nin uyuşturuculara olan iştahını doyurmak için ellerinden geleni yapan kaçakçılar, zalim bir yaşam sonrasında kutsal bir ölümü simgeleyen narko-azizlerle avunuyor. Tijuana'da sınır duvarı boyunca yürüyen María Arias Medina'nın sırtındaki dövme, yoksul düşmüş birçok Meksikalının koruyucu aziz La Santa Muerte'ye duyulan saygıyı açığa vuruyor. Hemen duvar dibinde yaptırdığı küçük evinde de bu azize adanmış özel bir tapınma yeri var.
Los Angeles'ta bir dükkanın ön kısmında, bir La santa Muerte mabedinin Meksika doğumlu lideri, "Profesör Sysiphus" dua taleplerini okuyor. ABD'de bu külte inananların sayısı giderek artıyor; çoğu ya tedavi, ya da sınır geçecek olan sevdiklerine yardım diliyor.

Dipnot : Mayıs 2010'da 
National Geographic 'te yayınlanmıştır.